
Kur'anin Anıklanması
Muhammet, henüz kendisini peygamber ilan etmeden, Mekkenin tahsil görmüş en bilgili insanlarıyla oturup kalkardı. Peygamber olduktan sonra, muhalifler ona karşı, hayır ! bu bilgileri daha önce kendileriyle irtibat olduğu şahıslardan almıştır, bu işin allahla ilgisi yoktur gibi eleştirilerde bulunmaya başlayınca, Nahl 103 ayeti ortaya çıkıyor. Ayet şöyle: Nahl:103. And olsun ki Ona elbette bir insan ogretiyor dediklerini biliyoruz. Kast ettikleri kimsenin dili yabancidir, Kuran ise fasih Arabcadir..Şimdi bu ayetle ilgili olarak çeşitli müfessirlerin yorumlarına bakalım:
1. Ubeydullah bin Müslüm anlatıyor: Mekke’de çok bilgili iki Hristiyan köle vardı. Bunlar aslen Iraklı idiler. Adları Yesar ile Hayr idi. Bunların birçok kitapları vardı. Fırsat buldukça bu kitapları okurlardı. Muhammed de çoğu kez onlara uğrar, kendilerini dinlerdi. Günün birinde, peygamberlik iddiası ile ortaya çıkınca, muhalif olanlar, ''Hayır, Muhammed bu bilgileri Allah'tan değil de, adı geçen kölelerden almıştır. Allahı ise işini sağlama almak için kullanıyor'' demeye başladılar. Bu yüzden, Nahl 103. ayeti, iddialara yanıt olarak indi.
2. Carullah Zamahşerinin, El-Keşşaf adlı tefsirinde ve Muhammed bin Cerir Taberi’nin ünlü Camiul Beyan adlı tefsirinde Nahl 103 ayeti için şöyle deniyor:Mekke’de Tevrat ve İncili çok iyi bilen Cebr-i Rumi veya Aiş ya da Yaiş adında bir demirci vardı. Kimileri de adı Yesar-i Rumi idi diyorlar. Ayrıca onun yanında bir kardeşi de vardı, muhammed sık sık bunlara gidip kendilerinden bilgi alırdı. Muhammed, peygamberlikle görevlendirilince, ona muhaklif olanlar, muhammed bu bilgileri Allah’tan değil de, adı geçen demirci köleden almış” demeye başladılar. Bunun üzerine Nahl 103 ayeti indi.
3.İmam Suyuti, Lübabün-Nükul adlı eserinde, Nahl 103 ayeti için şöyle diyor: Mekke’de Belam adında birisi vardı. Muhammed, sık sık ona gider, kendisinden bilgi alırdı. Kimileri de, o dönemde Mekke’de Yesar ve Cebr adlarında iki yabancı'nın bulunduğunu, bunların çok kitapları olduğunu ve Muhammed’in genellikle onlara uğrayıp kendilerinden yararlandığını kaydediyorlar. Daha sonra, Muhammed peygamberlikle görevlendirilince, muhalifler, Hayır, yalan konuşuyor. Bu bilgileri Allahtan değil; adı geçen kişi veya kişilerden alıyor demeye başladılar. Bu ağır itham üzerine Nahl 103 ayeti indi.
4.Kadı Beydavi, Envarüt Tenzil adlı tefisirinde şöyle diyor: Mekke’de Amr bin Hadreminin bir kölesi vardı. Adı Cebri Rumi idi. Kimileri, bununla birlikte Yaser adında bir kölenin daha olduğunu söylüyorlar. Kimileri de bu şahsın, Huveytıb’ın kölesi Aiş olduğunu belirtiyorlar. Muhammed, peygamberlik iddiasında bulununca, muhalif gruplar, muhammed, Kuran bilgilerini bu kölelerden alıyor, Allahı ise toplumu etkilemek için kullanıyor şeklinde eleştiriler yöneltmeye başladılar. Bunun üzerine, Nahl 103 ayeti indi.
5. Nesefi, Medark adlı tefsirinde şöyle diyor: Huveytıb'ın Aiş ya da Yaiş adında bir kölesi vardı. Bazıları da bunun isminin Cebr-i Rum-i olup Amr bin Hademi’nin kölesi olduğunu ileri sürmüşler. Bu köleler, Tevrat ve İncil’i çok iyi bilirlerdi. Muhammed, daima onlara uğrar ve kendilerinden bilgi edinirdi. Peygamberlik davası ortaya çıkınca, inanmayanlar dedikodu yapmaya başladılar ve Kuran’ın dayanağının Allah değil de bu şahıslar olduğunu, Muhammedin aktardıklarının ise, sadece adı geçen kişilerden öğrendiği bilgiler olduğunu söylemeye başladılar. Bu yüzden ilgili ayet indi.
6. Fahrettin-i er-Razi, Tefsiri Kebir adlı yapıtında şöyle diyor: Mekkede Tevrat ve İncili çok iyi bilen ve bolca da kitapları olan bir köle vardı. Onun adı çok ihtilaflıdır. Kimisi Yeiş, kimisi Addas, kimisi Cebr, kimisi Cebra, kimisi Bel’am diyor. Muhammed, sık sık uğrar, ondan bilgi alırdı. Kuran olayı ortaya çıkınca, inanmayanlar zaman içinde Bu işin arka planında Allah değil de, adı geçen kişiler vardır demeye başladılar. Kimileri de, aslında Kuran’ı, çok açıkgöz olan Hatice muhammed’e öğretiyor fakat kendisi kadın olduğu için öne çıkamıyor, bu nedenle Muhammedi öne çıkarıyor, yani Kuranın baş aktörü Haticedir diyorlardı. İşte, bütün bu itirazlara cevap mahiyetinde adı geçen ayet inmiştir.
7. Bazı kaynaklar da, Nahl 103 ayetinde kendisinden söz edilen ve Muhammedi etkileyen kişinin aslında Selmanı Farisi olduğunu, ayetin de u iddiaları reddetmek için indiğini yazıyorlar.Acaba, iddia edildiği gibi, Selmanı Farisi olsun, diğerleri olsun- gerçekten adı geçen şahıslarda Kuranı ortaya çıkrabilecek bilgi birikimi var mıydı, yoksa bu görüş muhalefet tarafından ortaya atılan bir iftira mıydı? Selman-ı Farisi hakkında bildiklerimiz şunlar: Selman-ı farisi, aslen Iranlı idi. Başta Zerdüştilik olmak üzere, bütün dinler konusunda fevkalade kendisini yetiştirmiş bir insandı. Kendisi aynı zamanda, hem çok zengin bir ailenin çocuğuydu, hem de onun ailesi Iranda Zerdüştlükte zirveye ulaşmış bir aileydi, din işlerine bakardı. Ticaret için Şam tarafına gelmiş, dinler konusunda araştırma yapmak amacıyla da bir daha memleketine dönmemişti. Yıllarca birçok papazdan İncil hakkında ders almış, daha sonra Irak’a geçmişti. Bu süreç içerisinde en az 10 Hristiyan ve Yahudi din alimleri yanında kalıp, onlardan ders alarak kendisini dinler konusunda son derece iyi yetiştirmişti. daha sonra muhammed ile buluşup ilişkilerini derinleştirerek nihayet Islamiyete geçmişti.
öylesine akıllı bir insandı ki, Hicri 5.yılında müslümanlar ile Mekke müşrikleri arasında Medinede meydana gelen Hendek savaşında medine’nin etrafına hendek kazıp savunma yapalım fikrini ortaya atarak, müslümanların savaşı kazanmalarını sağlamıştı. Ali, onun hakkında selman tüm ilimlerde uzman bir kişiydi, onun ilmi bitmeyen bir denizdi demiştir. selman’ın arkadaşları da kendisi için, selman lokman hekim gibiydi diyorlardı. Ebu Hüreyre, Selman, hem Kuran’da hem de İncilde uzman bir insandı demiş. Selmanı Farisi, başarılarından dolayı, Medayına vali olarak tayin edilmişti. İmam Zehebi, onun hakkında, Selmanın kavradığı bilgiler için en az 250 yıllık bir zamana ihtiyaç vardır. halbuki selman 70-80 yıl yaşamıştır diyor. muhammetde onun hakkında, selmanı farisi, bizim ailenin ferdidir. Selman, eğer ilim Süreyya yıldızında olsa gidip oradan alır demiştir. (selman ile ilgili bilgiler için birkaç eser: Belazuri, Ensabü’l Eşraf, 2/128; Askalani, el-İsabe, No: 3359 ve Tehzib-i Tehzib, 4/139; İbnü’l Cevzi, Sıfat-ı safve, 1/270; İbn-i Esir, Üsd… No:2149; İbn-i Seyyidi’n Nas, Uyunü’l Eser, 1/17; İbn-i Abdi’l ber, İstiab…, No: 1014).
özetlenecek olursa !!
1. Muhammed’in arkadaşlık kurduğu insanların yahudilik, Hristiyanlık ve Zerdüştilik hakkında geniş bilgi sahibi olmaları, ister istemez, Muhammed’e bu insanlardan öğrendiklerini yorumlayarak Kuran’ı hazırladığını akla getiriyor. Ayrıca, Muhammedin de Yahudilik ve Hristiyanlık’ın doğduğu coğrafi bölgede doğması, Tevrat-İncil-Zerdüştilik kültürünün hakim olduğu bir çevrede yaşaması ve Kuran’da bu inançlardan alıntuılar bulunması Kuran’ın Muhammed tarafından hazırlandığını gösteriyor.
2. Muhammed’in iki kez Şam tarafına gidip Rahip Bahira ve Rahip Nastura ile ayrı ayrı uzun görüşmeler yapmış olması da Kuran’ın Allah’tan değil de edinilen bilgiler ,ile insan tarafından hazırlandığı tezini güçlendirir.
3. Muhammed’in üst düzeyde yönetci olan bir ailenin çocuğu olmasının, kendisinin kültürlü bir insan olarak yetişmesine imkan veriyor. Kültürlü bir insan da Kuran gibi bir kitabı hazırlayabilir.
4. Çok zeki bir insan olan Muhammed’in bir ara içine düştüğü ekonomik darlık nedeniyle çobanlığa başlaması, ve bu nedenle amcası Ebu talib’in kızını Muhammed’e vermemesi, Muhammed’in mevcut düzene karşı çıkmaya teşvik etmiş olması kuvvetle muhtemeldir.
5. Muhammed’in, öz Arapça öğrenmesi içim süt annesine verilmesi ve sonuçta Muhammed’in çok mükemmel bir şekilde Arapça öğrenmesi, onu dil bilgisi ve edbiyat alanında yetkin birisi durumuna getirmiştir. Kuran’daki dilbilgisi kurallarına titizlikle uyulması, bunun bir sonucudur. Kuran, ancak ve ancak Muhammed’in ortaya çıkardığı beşeri bir eserdir.
6. Muhammed’in henüz 20li yaşlarda iken, Hilfül Fudul gibi insan hakları teşkilatlarına girmesi ve bu tür toplumsal çalışmaların kendisine yetkinlik kazandırması, 40 yaşına geldiğinde peygamberlik iddiası için kendisibne yeterli güç ve ilhamı vermiştir.
Muhammedin Rahip Bahira ve Nastura ile görüşmesi
Şu da bilinmelidir ki, Muhammed iki kez Şam tarafına gidip orada Rahip Batira ve Rahip Nastura ile ayrı tarihlerde görüşmüştür Bu görüşmeler esnasında çok önemli sohbetlerde bulunulduğu tarihi kaynaklarda mevcuttur (İbn-i Sad, Tabakat-ı Kübra, 1/62; Kastalani, el-Mevahib, 1/101). Gerçek bu iken, Muhammed’in yeni bir oluşum için onlardan da yararlandığı söylenebilir. Hatta bu görüşmenin, Muhammed üzerinde yaptığı etkiyle ilgili özel kitaplar bile yazılmıştır. Mesela, 1988 yılında Paris’te yayınlanan Kuran’ın Yazarı Hıristiyan Keşiş Bahira Efsanesi adlı yapıt, bu konuda örnek olarak gösterilebilir. Bu yapıtta, “Muhammed, bilgisinin Tanrı’dan değil; Keşiş Bahira’dan almıştır deniyor. Kaldı ki, Muhammed’in ticaret amacıyla 12 ve 25 yaşlarında iken bir-iki kez Şam tarafına gittiği ve adı geçen papazlarla dini konularda sohbet ettiği bilinen bir gerçektir.
Kuran’ın Tevrat ve İncil ile ilişkisi
Muhamed zamanında hem Matta, Markos, Luka, Yuhanna İncilleri; hem de şu anda var olan Tevrat mevcuttu, bunlar yeni bir oluşum için kaynak olarak vardı. Zaten, Kuran’da var olan sosyal içerikli temaların hemen hemen hepsi, Tevrat’ta da vardır. Elimizde var olan Tevrat kitabı, MÖ 6.asırda “Azra” adında bir kahin tarafından yazılıp bugünkü durumunu almıştı. Yani, Muhammed’den 10 asır önce Tevrat yazılı hale getirilmiş ve bugüne kadar korunan bir belge olarak devam edegelmiştir. Aynı zamanda, bugün var olan dört İncil de MS 325 yılında bin kişilik ruhani bir meclis tarafından son şeklini almıştı.
Böylece, bu kitaplar da, o günkü toplumun ve dolayısıyla Muhammed’in kullanımına hazır durumdaydı. Özellikle Tevrat’ın Kuran’ın oluşturulması üzerindeki etkisinin oldukça büyük olduğu gözlenmektedir. Bu konuda somut birkaç örnek vermek gerekirse, Ebu Hüreyre şöyle demektedir:Ehli Kitap (Yahudiler), Tevrat’ı İbranice olarak okur, bize de Arapça olarak açıklamasını yaparlardı. Buna karşı Muhammed bize, ‘Siz onları ne doğrulayın, ne de yalanlayın’ diyordu. (Tecrid-i sarih, Diyanet tercemesi, No: 1679).
Bir diğer örneği de Halife Ömer’den dinleyelim: Ehli Kitap kendi aralarında Tevrat okurken, ben de onları dinlerdim. Gerçekten Kuran ile Tevrat arasında herhangi bir fark görmezdim (vahidi, eshabı nüzul, bakara 98) Gerek bu ifadeler, gerekse Kuran ile Tevrat’ın birlikte incelenmesi halinde ortaya çıkacak olan tıpatıp ortak noktalar-benzerlikler gösteriyor ki gerçekten Kuran’ın oluşturulması sırasında Tevrat kültürü fevkalede ekili olmuştur. Söz, Tevrat ile Kuran arasındaki benzerliklerden açılmışken, bu benzerlikleri, bazı somut örneklerle açıklamakta yarar var.
1. Boy abdesti. İslamiyetten önce hem Arapların inançlarında, hem de Tevrat’ta (Yahudilik’te) mevcuttu. (İbn-i habib, Muhabber, s.319; Halebi, İnsanü’l Uyun, 1/425 ve Tevrat, “Levililer” Bölümü, 15/16-18).
2. Namaz da İslamiyetten önce vardı. Hatta, bugünkü gibi günde beş vakit kılınıyordu. İsimleri, Şaharit (sabah namazı), Musaf (öğle namazı), Minha (ikindi namazı), Neilat Şerarim (akşam üstü) ve Maarib (akşam namazı) olarak halk arasında kullanılıyordu. (Hayrullah örs, Musa Ve Yahudilik, s.399-405; Doç.Dr. Ali Osman Ateş, Asr-ı Saadette İslam; Şaban Kuzgun, Hz. İbrahim Ve Hanifilik, s.117; Epstein, Judaism)
3. İslamiyet’ten önce Cuma namazı var olup, Arube adıyla bilinirdi. Bunu, Muhammed’den önce Kab bin Lüey oluşturmuştu. Ayrıca, namazın daha önce var olduğu Kuran’ın birçok ayetinde de bulunuyor. (Ali İmran 39, İbrahim 40, Meryem 31 vb.) Diğer taraftan, günlük namazların cemaatle kılınması geleneği, Muhammed’den önce Yahudilik’te uygulanıyordu. Ancak onlar, namazın kılındığı mabede cami değil, havra diyorlardı. Yahudilerde, cemaat kavram yerine minyan kullanılıyordu.
Hatta, namazın cemaatle kılınmasına çok önem veriliyordu ve bir namazın cemaatle kılınabilmesi için 13 yaşını tamamlamış en az 10 erkeğin katılımı zorunluydu. (Hayrullah örs, Musa Ve Yahudilik, s.399-405; Abdurrahman Küçük-Günay Tümer, Dinler Tarihi, s.226-227.)İslamiyet’te varlığı en başta Kur’an ile (Nisa-43) sabit olan Teyemmüm (toprakla temizleme usulü), bile daha önceden gelen bir uygulamadır. Su olmadığında, cünup halinde Yahudiler bu yönteme başvuruyorlardı. (İslam Ansiklopedisi, Wensinck, M.E.B., Teyemmüm madesi, 12/1-223).
4. Muhammetten önceki dönemlerde Araplar tarafından kutlanan iki önemli bayram geleneği vardı. 21 Martta Nevroz, 22 Eylülde Mihriban bayramları kutlanıyordu. Muhammed döneminde, bu bayramlar müslümanlara yasaklanarak, bunların yerine Ramazan ve Kurban bayramları getirildi. Böylece, iklim değişikliklerini haber vermesi nedeniyle, tarımsal faaliyetler açısından da rasyonel bir yarar sağlayan Nevroz ve Mihriban bayramları, sadece dinsel içeriği olan bayramlar ile değiştirildi. Böylece, bayramların da Islamiyetin getirdiği yeni bir gelişim olduğundan söz edilemez.
5. İslami bir gelenek olduğu sanılan yağmur duası da daha önceden vardı. Bakara suresi’nin 60 ncı ayette bu konuya değinilmiştir.
6. İslamiyette kadınların kulandığı başörtüsü, Yahudilik ve Hırıstiyan kültüründen gelen bir adettir. Hatta, Yahudilik öncesinden bile gelen bir adettir. Yahudi kadınların, özellikle bir ibadeti izlerken, başlarını mutlaka örtmesi gerekiyordu. Bu onlar için bir zorunluluktu. Kadınların başörtüsü takması, Hıristiyanlık’ta da önemliydi. (Abdurrakman Küçük-Günay Tümer, Dinler Tarihi, s.227; Örneğin; Pavlus’un 1.Korintoslulara mektupları, 11/3-8).
7. İslamiyet’te bazı önemli durumlarda var olan iki namazı birleştirme (Cemu takdim, Cem’u tehir) gibi detayların geçmişi bile Hz. İbrahim dönemine dayanır. Dolayısı ile, bu da Muhammed tarafından getirilen bir yenilik değildir.
8. İslamiyet’ten önceki gelenekler ile, kişinin kendi annesi, kardeşi, teyzesi, halası, üvey annesi ve eşi henüz hayatta iken baldızı ile evlenmesi yasaktı. Tevrat’a göre, bunlara uymayan kişi idam ile cezalandırılırdı. Bunlar da Kuran’da aynen kabul edildi. (Örneğin, Nisa suresi 23.ayet). (Tevrat, “Levililer” Bölümü, 18/6-24 ile 20/11; İbn-i Habib, Mubber, s.325-327 ve Munammak, s.21; Yakubi tarihi, 2/15; İbn-i Kuteybe, el-Maarif, s.50; Belazuri, Ensaül Eşraf, 1/87; Isfehani, el-Ağani, 3/152).
9. İçkinin verdiği zarar göz önüne alınarak, konuyla ilgili yasak Muhammed’den önce de uygulanıyordu. Bu yasaktan Tevrat ve İncil’de de söz edilir. Ayrıca, Muhammed’den önce Osman bin Maz’un, Kus bin Saide, Hz.Ali, Varaka, Ebu Zer ve Zeyd bin Amr yasak koymuşlardı.
10. Oruç ibadetinin Muhammed’den asırlar önce var olan bir adet olduğunu Kuran zaten yazıyor. (Bakara 183). Hatta, o zaman Orucun başlangıcı bile İslamiyet’teki gibi aya göre tespit ediliyordu. Tıpkı, bugünkü müslümanlar gibi, Ay’ı görmek için gözetleme heyetleri bile kuruluyordu. (Hayrullah Örs, Musa Ve Yahudilik, s.409)
11. Kandil geceleri, İslamiyet’ten önceki dönemlerde vardı. Örneğin, Yahudiler’deki ''Roş ha şana kandili, Tişri ayının birinde başlayıp iki gün devam ederdi. Yahudilerin inançlarına göre, bu iki günde kainatın ve insanın kaderinin yeniden tayini söz konusuydu. Tıpkı, Islamiyet’teki Kadir ve Berat kandilleri gibi. (Abdurrahman Küçük-Günay Tümer, Dinler Tarihi, s.230.)
12. İslamiyetteki Kuranı hatmetme, hatim indirme adeti de Yahudilik’ten alınmadır. Yahudilikte, simra tora adıyla anılan bu gelenekte Tevrat her yıl bir kez hatmedilir ve bunun sonunda da bayram yapılırdı. (Abdurrahman Küçük-Günay Tümer, Dinler Tarihi)
13. İslamiyet’te her ayın 13, 14 ve 15.günlerinde oruç tutulmasının sevap olduğuna inanılır. Bu günlere “Eyyam-ı Biz” denir. Bu adet de Yahudilik’ten alınma bir adettir. Muhammed, “Kim ayın bu üç gününde oruç tutarsa, sanki senenin tüm günlerinde oruç tutmuş gibidir” demiştir. (Tevrat, “Levililer”, 23/4-6; Tecrid-i Sarih, Diyanet Tercemesi, 601 numaralı hadisin şerhi, 4/152; Sünen-i Ebu Davut, Savm-68, No:2449; Sünen-i Nesai, Savm-84, No:2419-2425; İbn-i Mace, Savm-29).
14. İslamiyetten önceki dönemlerde de, bir kadın kocası tarafından üç kez boşanırsa, artık birbirlerinden ayrılmaları zorunlu olurdu. İslamiyet, bu geleneği de almıştır. (Bakara 229 ve 230). Ayrıca, Hacda Kurban kesmek, Şeytan taşlamak, senenin 12 ayından dördünün hürmetli aylar olarak kabul edilmesi, ölen birisinin yıkanması, kefenlenmesi, cenaze namazının kılınması, verasette kız çocuklara erkeklerin aldığı payın yarısının verilmesi vb. gibi adetler, İslam’dan önce de geçerliydi. (Örneğin İbn-i Habib, Muhabber, s.309-324; Halebi, İnsanü’l Uyun, Batn-ı Nahle bölümü).
15. İslam’a göre hırsızlık yapan birinin cezalandırılmasındaki yöntem ve hukuki düzenlemeler de Kuran’ın ortaya attığı yeni bir olay değildir. Bunlar, eskiden beri var olan düzenlemelerdi. Erkeklerin sünnet olmaları, yeni doğan çocuklar için “akika” denilen kurban kesilmesi, kadınlarla ilgili “iddet” (kadının eşinin ölmesi durumunda yeniden evlenmesi için belirli bir süre beklenmesi zorunluluğu) ve erkekle kadın arasındaki özel ilişkilerin belli bir düzlemdeki yasalarını ifade eden ''zihar'', ''ila'' gibi adetler daha önce de vardı. (Tevrat, “Tekvin” Bölümü, 17/11-14; Kuran, Maide Suresi 38.ayet; İbn-i Habib, Muhabber, 329; İbn-i Esir, Üsd-ül Gabe, No.7527-7530; Alusi, Büluğü’l Ereb, 2/50; Taberi Tefsiri, 23/76).
16. Çalışanın alınterinin kurumadan ücretinin ödenmesi prensibi, Muhammed’in hadislerinde vazedilen bir düzenleme olarak sanılırsa da, bu düzenleme Tevrat’tan alınmadır. (Tevrat,Tesniye bölümü, 24/14-15).
17. Kuran’da var olan bütün İsrailoğulları peygamberlerinin tüm efsaneleri, Tevratta kapsamlı biçimde anlatılmaktadır. (Örneğin İbrahim,Musa, Eyüp, Davut, Süleyman gibi).
18. Kesilmeyen bir hayvanın (leş) etini yemek, Islamiyetten önce de haram idi. (Tevrat, Levililer 22/8).
19. Mekke’nin harem bölgesi (hürmetli şehir) sayılması, İbrahim’den beri gelen bir gelenekti.
20. İslamiyetteki köleyi azad etmek geleneği, Islamiyet öncesinde de vardı. (Tecrid-i Sarih, Diyanet Tercemesi).
21. Zekat verilmesi de Islamiyet öncesinde var olan bir adetti. Bu durum, Kuranın kendisinde bile yazıyor. (Hz. İsa ile ilgili Meryem suresi 31.ayet, İsmail peygamber ile ilgili Meryem suresi 55.ayet, Hz.İbrahim ile ilgili Enbiya suresi 73.ayet).
22. Kabeyi örtme geleneği Islamiyetten önce de vardı (Moğultay, el-İşare, s.49; Moğultay, bu kaynağında şu eserlerden alıntı yapmıştır: Askeri, el-Evail, 16; Süheyli, Revdül Unuf, 1/146; İbn-i Kuteybe, el-Maarif, 551; İbn’il Cevzi, Telkih, 446; Suyuti, el-Vesail, s.84; İbn Hazm, Cemheretü’l Ensab, s.189).
23. Yanlışlıkla öldürülen bir insanın kan bedelinin 100 deve olması, Islamiyet’ten önce de var olan bir gelenekti.
24. Farklı inançlarda olan insanların evlenmesine getirilen kısıtlamalar, Islamiyete Yahudilikten alınmıştır. (Tevrat, Tekvin, 34/1-26; tesniye 7/3; Bakara 221)
25. Erkeğin birden çok kadınla evlenebilmesi de Islamiyete, yahudilikten alınmış bir adettir. (Tevrat, Tekvin, 16/1…,29/17, 32/22; 2.samuel, 25/40; 1.Krallar, 11/1; Kuran, Nisa-54, Ra’d-38, Ahzab-38, Sad-23, 24, vb.)
26. Islamiyet’te herhangi bir davanın ispatı için gereken iki erkeğin şahitliği adeti de İslamiyet öncesinden gelmektedir. (Tevrat, “Tesniye”, 17/16, 19/15; Kuran, bakara-282; Yuhanna İncili, 8/17; Matta İncili, 18/16).
27. Kuran’daki cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, yaraya yara.. şeklinde ifade edilen ceza biçimleri de Tevrat’tan alınmıştır. (Tevrat, “Çıkış”, 2/23-25, Levililer, 24/17-20, Tesniye, 19/21; Kuran, Maide-45).
28. İslamiyet’te yemin, ancak Allah’ın adı ve sıfatları ile geçerlik kazanır. Bu gelenek de Tevrat!tan alıntıdır. (Tevrat, Tesniye 20/20).
29. Kuran’a göre, Allah’a şirk koşmanın cezası çok ağırdır. (Nisa suresi 48 ve 116.ayetler). Bu inanç, Tevrat’ta da bulunmaktadır. (Tevrat, “Çıkış”, 22/20, Tesniye 17/2-7).
30. Yol kesenlere ve dine göre terör sayılan hareketlere katılanlara ve yer yüzünde fesat çıkaranlara Islamiyet’ten önce de ağır cezalar verilirdi. Kuran’a da bu adetlerden alıntı yapılmıştır. (Kuran, Maide Suresi, 33,ayet; İbn-i Habib, Muhabber, 327).
31. Dicle ie Fırat’ın çok önemli iki nehir oldukları da Kuran’a Tevrattan yapılmış bir alıntıdır. (Dicle ve Fırat hikayesi için kaynakça: Tevrat, “Tekvin” Bölümü, 2/13-14; Tecrid-i Sarih, Diyanet Tercemesi, No:1551; Buhari-Müslim, el-Lülüü vel Mercan, No: 103; Buhari, Bed’ü’l Halk, 6; Menakıb-ı Ansar, 42; Eşribe, 12; Müslim, İman, No:164, Cennet, No:2839 ve diğer hadis kaynakları).Burada, Tanrı’nın hem Tevrat’ta, hem de Kuran’da aynı nehirlere önem vermesi dikkat çekicidir. Dicle ile Fırat Ortadoğu bölgesi için önemlidir ama, örneğin Amerika kıtasında yaşayan insanlar için önemli değildir.
Onlar için Missisippi nehri daha önemli olmasına rağmen, Tevrat ve Kuran’da ne Missisippi, ne de Amazon gibi diğer önemli nehirlerden bahis yoktur. Tanrı’nın peygamberleri, doğadan örnekler verirlerken, her seferinde Orta Doğu coğrafyasını esas almışlardır. halbuki, madem ki İslam dini evrenseldir, ve o ki ille de onun kutsal kitabında bir dağ ya da nehir işleniyorsa, o zaman dünyanın her coğrafyasından bunlar için örnekler verilmesi gerekmez miydi?
32. Nuh Tufanı efsanesi de Kuran’ın birçok ayetine tevrattan alınmıştır. Aslında, bu efsane, Tevrata da sümerlerin çok tanrılı dininden gelmiştir. 1862′de Nineva-Musulda bulunan bir Sümer tabletinde Nuh Tufanı anlatılmaktadır.
Muhammed ve arkadaşları Kuran’ı nasıl hazırladılar?
Kendisini tanrı elçisi olarak ilan eden Arabistanın Kureyş Kabilesinden Muhammedin, okur-yazar olmayan birisi olduğuna inanılır. Islamiyetin kitabı Kuranın, Tanrı (el-ilah) tarafından gönderildiğini savunanlar, okur-yazar olmayan birisinin nasıl kitap yazabileceğini sorarak, Kuran’ı Muhammed’in yazmadığını güya savunmaktadırlar. Muhammed, okur-yazar olmasa bile, kör ya da sağır da değildi ve kendisine anlatılanları Kurana koyacak kadar becerikli idi.. Kendisine kimler yardımcı oluyordu hazırladığı kitap için.Turan Dursun un Din Bu adlı kitap serisinin dördüncü cildinde, Bel’am, Yaiş, Addas, Yessar, Cebr ve Iranlı Selman (Farisi) ve İman adındaki yardımcılarından söz edilir.
Bunlardan Bel’am, Yunanlı bir köleydi. Yaiş ve Cebr (Yemenli) de birer köle idiler. Ilhan Arsel’in Şeriattan Kıssalar adlı kitabının önsözünde de Muhammed’in diğer öğreticileri/yardımcıları olarak Bahîra, Verkâ ve Abdullah Ibn-i Selâm’ın adları geçer. muhammed katiplerini genellikle Yahudilikten ya da Hristiyanlıktan dönme ya da İbranice ve Süryanice bilen kişilerden seçerdi. Bu dillere vakıf değil iseler, öğrenmelerini isterdi. Örneğin, Hicret’in dördüncü yılında katiplerinden Zeyd bin Sabit’e Yahudi yazısını öğrenmesini söylemiştir.
Söylendiğine göre, en ziyade yararlandığı kimselerin başında, Hristiyanlıktan dönme Selman-ı Farisî ile, Yahudilikten dönme Abdullah İbn-i Selam gelirdi. Siyer’in yazarları İbn-i İshak, İbn Hişâm ve Tabakat yazarı İbni Sa’s gibi (ya da benzeri) kaynakların bildirmesine göre, Selmanı Farisi, Iranlı bir Mecusî iken çok genç yaşta Hristiyanlığı kabul ederek Suriye’ye gelmiş, daha sonra Bedevîler tarafından esir alınıp bir Yahudi’ye satılmış ve onun tarafından Medine’ye getirilmiştir. Kölelikten kurtulmak için Muhammed’e başvurup da onun tarafından satınalınmasıyla İslam’a girmiş ve azad olmuştur. Hristiyan ve Yahudi dinlerini en iyi bilen birisi olarak Farisi, Muhammed’e sadece din konusunda değil, yönetim ve savaş konusunda da Muhammed’e yardımcı olmuştur. Hendek Savaşı olarak bilinen savaşta, Muhammede’e hendek kazılmasını öneren kişinin Farisi olduğu söylenir.
Abdullah İbn-i Selama gelince, Tevratı en iyi bilen yahudi’lerden birisiydi. Muhammetin Medineye hicretinden sonra Islamiyete girmiştir. Tevrat konusunda, Muhammed’e en fazla bilgi verenlerden biri olduğu kabul edilir. O kadar ki, Muhammed onu, muhtemelen bu yardımlarından dolayı, Cennetlik olan on kişinin onuncusu olarak tanımlamıştır. (Sahih-i Buhari c.IX, s.81, ve c.X, s.25 vd.) Muhammed bu kaynaklardan aldığı bilgileri, kendi günlük siyasetine uyduracak şekilde değişikliklere sokmuştur. Ancak, bunu yaparken, “kıssa”ları (masal ve hikayeleri) bir teviye ya da belli bir sıra ve silsile esasına göre değil, fakat Kuran’ın çeşitli surelerine ve bu surelerin ayetlerine dağıtmıştır. Bazılarını da hadis olarak ifade etmiştir.
kuranın okur-yazar olmayan Muhammed tarafından hazırlanması bu şekilde mümkün olmuştur.Ne var ki, muhammed’in Kuran’ı, daha sonra bizzat halife Ebu Bekir tarafından yaktırılmış ve sonra da değişikliğe uğramıştır. muhammed, allahin sözü olduğunu iddia ettiği Kuran’i nasil ve kimlerle yazdi. Hristiyanlik, Musevilik, tarih ve efsanelerden alintilar yaparak celiskilerle dolu Kuran’i nasil yazdı.. muhammed’in öğretmenleri Bel’am, Yaiş, Addas, Yessar, Cebr, Iranlı Selman. Konuya iliskin Kur’an ne diyor? Kurandaki Tanrı, her zamanki gibi ant içerek açıklama yapıyor:And olsun ki biz, onların:ona bir insan öğretiyor kesinlikle. Dediklerini biliyoruz. Savlarını dayandırdıkları kimsenin dili yabancıdır. Buysa (Kur’an), apaçık bir Arapça’dır. (Nahl 103) Bundan sonraki ayetlerde, inanmayanlar korkutuluyor, yalancı, iftiracı olarak nitelendiriliyor ve işkenceli bir cezayla cezalandırılacakları bildiriliyor.Yukarıdaki ayette, Muhammed’e öğreticilik ettiği söylenen kimsenin, Arap olmadığı, yabancı olduğu belirtiliyor.
Yunanlı Bel’am, Yaiş..Kimilerine göre, Muhammed’in öğretmeni, bir Yunanlı köleydi. Bel’am adında bir köle. ibn Abbas anlatıyor:Peygamber, Mekke’de köle olan birine öğretimde bulunuyordu. Yabancıydı Puta tapardı. Adı da Bel’am’dı. Peygamberin yanına girişinde ve çıkışında putataparlar görüyorlardı. Muhammede her şeyi öğreten Bel’am’dır diye konuştular. (Taberi, Cami’ul-Beyan, 14/119) Ya da Yaiş’ti üzerinde durulan köle. Bel’am için söylenen, Yaiş için de söyleniyordu. Yaiş, Muhammede öğretmenlik yapıyor deniyordu.
Ya da, Muhammed’e öğreticilik eden köle Cebr idi. Ya da Yemenli CEBR, YESSAR, ADDAS. Hadramilerin iki genç köleleri vardı. Yemen halkından olan bu iki köleden birinin adı Yessar, öbürünün adı Cebr’di” diye aktarılır. Bu iki kölelerin sahiplerinin tanıklığı şöyle: Bizim iki genç kölemiz vardı. Kendi dilleriyle kitaplarını okurlardı. Peygamber de bunlara uğrar, durup bunları dinlerdi. İşte bunun için, putataparlar, ‘Muhammed, bunlardan öğreniyor..’ dediler.” (Taberi, 14/119)Fahruddin Razi’nin yer verdiği aktarmada, bunların yanında bir üçüncü köle daha var:
Huvaytıb’ın kölesi Addas. ( F.Razi, tefsir, 24/50)Görülüyor ki, ister Yunanlı, ister yemenli olsunlar, kölelerin Muhammedle ilişkilerine bakışlar değişik açılardan:Müslümanların bakışları ve savları başka, putatapar dedikleri inanmazların bakışları ve savları başka. Müslümanlardan kimine göre: Muhammed’le köleler arasında bir “öğretme ve öğrenme” ilişkisi vardı, ama öğreten Muhammed’di, öğrenenlerse köleler. Inanmayanlara göreyse bunun tam tersi gerçekti. Yani, öğreten kölelerdi. Muhammed’se öğreniyordu onlardan. müslümanlardan kimine göre de, aradaki ilişki, okuma ve dinlenme ilişkisini geçmiyordu. Köleler, kutsal kitaplarını kendi dillerinde okuyorlar, peygamber de dinliyordu yalnızca.Müslümanların bu savları karşısında şu soru yanıtsız kalıyor:Dillerini bilmiyorduysa, Muhammedin bu köleler arasındaki sürekli işi neydi? Ve kendi dilleriyle okuduklarını Muhammedin dinlemesinin ne yararı oluyordu? Kısacası, müslümanların savları, akla sığacak türden değil.
Iman nereli? Muhammed’in kendisinden bir açıklaması bu konuda oldukça ışık tutucu, iman yemenlidir. Bu hadis, Buhari’nin e’s-sahih inin de içinde bulunduğu en sağlam kabul edilen hadis kitaplarında yer almıştır. Hadise göre, hikmet (bilgi, bilgelik) de Yemenlidir.Dahası: Fıkıh da Yemenlidir hadise göre. (Buhari, e’s-Sahih, Kitabu-l Meğazi/74; Tecrid, hadis no:1362; Müslim, e’s-Sahih, Kitabu-l Iman/81-91, hadis no:51-52.) Bu hadis, incelemecilere göre, sağlamlığın en yüksek basamağında olan 'mutevatır hadisler' arasındadır, ve peygamberin arkadaşlarından onbir kişi tarafından aktarılmıştır. (Bkz.Ebu’l-Feyz Muhammed, Lukatu’l-Lai’l-Mütenasire Fi Ahadisil Mutevatıre, Beyrut, 1985, s.42-43, hadis no:10)
Kimi yorumcu, buradaki Yemeni, birtakım zorlamalı yorumlarla, Mekke ve Medine olarak göstermeye çabalar. (Tecrid,1362 no.lu hadis, Kamil Miras’ın izahı.) Ne var ki, hadisin kimi aktarılışında Yemenlilerden de açıkça sözedilir. Yani, buradaki Yemen, coğrafyada herkesin bildiği Yemendir.Demek ki, bu hadise göre, imanı yla, hikmetiyle ve fıkhıyla (buradaki fıkh, sözlük anlamında olmalı) Islam, yabancı kökenlidir,Yemenlidir.
muhammete öğreten, Iranlı Selmandır ya da kimileri de, Nahl 103.ayetinde sözü edilen yabancının, Iranlı Selman olduğu görüşündedir. Sonradan Müslüman kimliğiyle ortaya çıkan ve müslümanlar arasında büyük ün kazanan Selman’ın, Muhammed’le son derece sıkı bir ilişki ve işbirliği içinde bulunduğu, herkesçe biliniyor. müslüman olması, Selmana çok şey sağlamıştır. En başta, özgürlüğü, yani, kölelikten kurtulmayı. Sonra da ünü, saygınlığı ve maddi, manevi çıkarları.Ya da, sözü edilen yabancı önce müslüman olup sonra Islam’ı bırakan bir vahiy katibidir. Bunu ileri sürenler de var. Vahiy katibinin başına gelenler:Adam, önce müslüman olmuştur. Selman gibi o da Muhammed’le işbirliği halindedir. Ama sonra ne olursa olur, bırakır Islamı. Ve bir de açıklama yapar:
Muhammed’e ben öğretiyordum, ve benim öğrettiklerim Kuran’a vahiy olarak yazılıyordu. Sonra, adam ya öldü, ya da öldürüldü. Ölüsüne gelince, bir türlü gömüldüğü yerde kalmıyordu. Muhammed’in adamları şunu yayıyordu:Bu olay, Tanrının gazabının yansımasıdır. Adam, Tanrı’yı çok öfkelendirdi. Şimdi durum ortada. Gömülüyor, toprak da kabul etmiyor, edemiyor, Tanrı’dan korkuyor. Onun için de kafiri, mezarının dışına fırlatıyor. Ibret almak gerek.Gerçekten de adam gömülüyordu, ama, birkaç gün sonra, sabahleyin bakılıyordu ki, adam mezarın dışında. Birkaç kez olmuştu bu.
Muhammed’in arkadaşlarından Enes (Malik Oğlu), çok sonra, şöyle anlatacaktır olayı:Bir adam vardı. Neccaroğullarından.. Hristiyan’dı, Müslüman olmuştu. Bakara ve Ali İmran surelerini okumuştu. Peygambere de vahiy yazıyordu. Sonra, yeniden Hristiyan oldu ve kaçıp Hristiyanlara katıldı. ''Ben ne öğretip kendisi için yazdımsa, Muhammed yalnızca onu bilir, başka bir şey bilmez'' demeye başladı. (Buhari, e’s-Sahih, Kitabul Menakıb/25,c.4,s.181-182;Tecrid, hadis no:1477) Enes’in anlattığına göre, Tanrı adama öfkelenmiş, boynunu kopararak öldürmüş. Hristiyanlar, gömmüşlr adamı. Ama sabah bakmışlar, ölüsü ortada. Ve kefensiz. Hristiyanlar, muhammed adamları kefenini soymuş, kendisini de işte böyle ortada bırakmışlar diye konuşmuşlar. Adamı bir daha gömmüşler. Bu kez biraz daha derince. Ertesi gün sabah yine aynı durum. Sonra aynı konuşmalar.
Sonra yeniden ve daha derine gömme. Sonra aynı durum ve aynı yorumlar. Bir kez daha ve derince gömme. Aynı durum. Bakmışlar ki bu böyle sürüp gidecek, adamı gömmekten vazgeçmişler artık. Bu adamın söylediğini söylemiş, yani ben ne diyorsam, ne yazıyorsam o vahiy oluyor demiş, muhammedin Tanrı’dan falan vahiy almadığını söyleyerek, Islam’ı bırakmış birisi daha vardı: Ebu Serh Oğlu Sa’d Oğlu Abdullah. Ama , onun başına yukarıdaki olay gelmedi nedense. Muhammed tarafından idamına karar verilmişti. Ne var ki, Halife Osman’ın süt kardeşiydi. Ve Osman’ın araya girmesiyle, bağışlandı. Sonra, Mısır Valisi bile oldu.Ayetteki Cevap !! Muhammede ögreten Tanrı değil, insandır diyenlere, ayette verilen cevap ne ölçüde doyurucu? Cevap, yukarıda verilen ayetin anlamında da görüleceği gibi şöyle:
1) Muhammed’e öğrettiği söylenen kişi, Arab değildir, yabancı biridir.
2) Kur’an’sa apaçık Arapça’dır.
3) Öyleyse, Muhammede sözü edilen kisi ögretmis olamaz.
Oysa, Arapça’yı bilen yabancı biri de Muhammede eskilerin söylencesinden, Tevrattan, Incilden, başka kutsal metinlerden birtakım bilgiler verebilirdi. Ileri sürülen de bu. muhammed, aldığı bilgileri, Arapça kalıplara döküp, kendi uslubu içinde sunmuş olamaz mıydı? Kaldı ki, apaçık arapça diye nitelenen Kuranda; Yunanca, Süryanca, Ibranca, Koptça.. gibi dillerden birçok sözcük bulunduğunu, müslüman incelemeciler bile örnekleriyle yazıyor. (Bkz. Suyuti, el Itkan Fi Ulumil Kur’n, Arapça, Mısır, 1978, 1/178-185) Kuran’da bu denli değişik yabancı sözcüklerin bulunması da ''Muhammed’e yabancının (ya da yabancıların) bilgi verdiği, öğrettiği''yolundaki savı desteklemez mi? Muhammed’e bir yabancının ya da yabancıların yanında, bir ya da birkaç Arap da ögretmiş olabilir.
islam için çok önemli bir kaynak, Müseyime'dir. Müseylime, müslimcik demektir. Müslümanlar, onu küçümsemek için böyle demişler, ayrıca da kezzab yani çok yalancı demeyi uygun görmüşlerdir. Müslümanların bir sövgüsüdür bu. Anlaşılıyor ki, onun kendi adı müslimdi. Bu adı taşımış olması çok önemlidir. Islam ve müslim sözcüklerinin kaynağına götürür niteliktedir. Müslümanlarca sövülen, aşağılanan bu kişiye, Rahman, Yemame Rahmanı diğer adıyla yemameli Rahman da deniyordu. Yani adam aslında böyle ünlüydü. Bu da çok ilginç.Bir başka ilginç olan da, Mekke’lilerin, Muhammed’e söyledikleri şu sözler: bize ulaşan bilgiye göre, sana öğreten (Tanrı değil), Yemamedeki şu adamdır. Rahman denen adam. Tanrı’ya ant içerek söyleriz ki, biz Rahman’a inanmayız. (Ibn Ishak, Siyer, tahkik ve ta’lik: Muhammed Hamidullah, Arapça, Konya, 1981) Mekkeli lerin bu söyledikleri nedensiz miydi?Müseylime, daha doğrusu Müslim, bir başka adıyla Rahman, Yemame’nin Hanifeoğulları kabilesindendi.
Ilgiç üç ad: Müslim, Hanife, Rahman. Bu adlar, hele ilk ikisi bir araya gelince daha da ilginçlik kazanıyor: Kuranda islam inanırlarının, müslimlerin ad babası olarak tanıtılan Ibrahim (Hacc78) için hem Hanif hem de Müslim denir. (Bakara 135, AliImran 67-95, Nisa125, En’am 161, Nahl 120-123) Peygamber olarak yer alan Ibrahim, kısa anlamı ile yıldız tapımı demek olan Sabiilik Dini’nin“peygamberi idi. Islam kaynaklarından yaptığımız incelemelerden vardığım sonuç bu. Muhammed de ilk ortaya çıktığında Sabii olarak niteleniyordu. (Buhari,e’s-Sahih,Kitabu’t Teyemmüm,/6,c.1,s.89) Sabi liğin dili Süryance idi. Allah, Kuran, Furkan, kitab, melek ve daha bir çok sözcük gibi Islam, müslim, hanif, ve Rahman da bu dilden geliyordu. (Aziz Günel, Türk Süryaniler tarihi, diyarbakır,1970,s.46-48;Suyuti el Itkan,1/180-184;Doğubilimci Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Quran, Kahire,1938,s.12 ve ötk.)
Yine benim incelemelerimden vardığım sonuca göre: Yıldız tapımı, Sabiilik adı altında, Yahudilik ve Hristiyanlık dinlerine de kaynaklık eden bir din olarak kurumlaşırken, özellikle Ortadoğu’da Müslimleri ve Hanifleri içine alıyordu. Önce, Müslimler vardı, sonra Hanifler”kolu meydana geldi. Ibrahim, bu kolun peygamberiydi. Işte, Yemame Rahmanı diye ünlü Müslim (Müseylime) ve ondan çok şey öğrendiği anlaşılan Muhammed de bu kola bağlıydı. (Sabiilik konusunda bilgi Eren Kutsuz-Turan Dursun, Saçak Dergisi, Subat 1988,sayı 49)
Yemame Rahmanı, Muhammed’in yararlandığı kaynaklardan yalnızca biri olabilir. yukarıda adı geçenler ve daha başkaları, tek tek de, tümü birden de Muhammed’in öğretmenleri olabilirler. Furkan 4. ayetine göre Muhammetin yardımcılarından, yani öğretmenlerinden kavm, yani topluluk diye sözedilmistir. Bu ve bunu izleyen iki ayetin anlamı şöyle: Inkar edenler, Bu Kuran, Muhammetin uydurmasıdır. Ona başka bir topluluk yardım etmiştir'' diyerek haksız ve asılsız bir söz uydurdular. Kuran öncekilerin masallarıdır. Başkalarına yazdırılıp, sabah akşam onu okunmaktadır dediler. Ey Muhammed, de ki: Onu göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir. (Furkan 4-6) Buna göre, Kuranın uydurma olduğunu söyleyenler şunları da söylüyorlar;
1) Muhammede bir topluluk yardımcı oluyor. 2) Muhammed Kuran ayetlerini, başkalarından alıp yazdırıyor.
3) Muhammede sabah akşam okunuyor. 4) Ayetler, eskilerin masallarından oluşuyor.
buna karşılık, Kuranın cevabı şudur:Yalan ve haksızca iddia. Kuranın ayetlerini Tanrı indirmiştir. O, göklerin ve yerlerin gizini bilir..Hars Oğlu Nadr, Muhammed’in kendisini Tanrının elçisi yani Tanrıyla insanlar arasında yer almış, tanrının bildirilerini insanlara iletme görevini üstlenmiş biri olarak tanıtmaya yöneldiğinde, ve Kuran ayetlerini sunması karşısında Mekkelileri uyarma yoluna gitmişti. Ve şöyle demişti:Sakın inanmayın bu adama. tanrıdandır diye ileri sürdüklerinin tümü, eski masallardır. Ben size, onunkilerden daha güzellerini söyleyebilirim. Iran krallarına, Iranlı masal kahramanlarına ait söylencelerden örnekler aktarabileceğini söylüyor, anlatıp duruyordu Nadr.(Taberi, Camiul-Beyan,18/137-138)
Nadr, haklımıydı? Eskilerin masallarından varmıydı Kuranda? Bilindiği gibi,Kuranda kıssa denen birçok öykü var. Bir çoğu; başta Tevrat; Yahudi kaynaklarında, kimileri Incil’lerde yer alır. Incelendiğinde görülür ki, bunların bir kısmı, Tevrat’tan da çok önceki çağların söylencelerinde aynen var. Örneğin, Nuh Tufanına ilişkin öykü, Gılgamış Destanında hemen hemen aynıdır. Daha başka örnekler de verilebilir. Mekkede, Medinede ve çevrelerinde çeşitli din ve inançların inanırları vardı. Çeşitli toplumların söylencelerini, kutsal metinlerini bilenler az değildi. Kab bin Lüey'in oluşturduğu Arube namazı, Cuma namazı olmuştur.
muhammetin özgürlüklerini söz verdiği ve işbirliği yoluna gittiği kölelerden de bu nitelikte olanlar bulunduğu biliniyor. Daha önce adlarına yer verilen Bel’am, Yaiş, Yessar, Addas, Cebr, Iranlı Selman da bunlardan. bunların ya da başkalarının, Kuranın oluşması için Muhammete yardım etmiş, öğretmenlik etmiş olmalarını düşünmek akla uzak değil. Aklın ve mantığın kabul edemeyeceği şey, tanrının, insanlara gökten mesaj göndermesi ve bunun için şu ya da bu insanı aracı olarak seçmesidir. Bunu insan aklı değil, ancak, akılla ilgisi olmayan iman kabul eder.
Kaynak:Turan Dursun, Bir Tabu Yıkılıyor, Din Bu kitaplar serisi ve Arif Tekin, Kuranın Kökeni.
Dipçe : Zerdüşt dininden, Islam dinine geçen namazlar vakitleri şunlardır.
1-Şaharit namazı - Sabah namazı
2-Musaf namazı - Öğlen namazı
3-Minha namazı - Ikindi namazı
4-Neilat Şerarim namazı - Akşamüstü namazı
5-Maarib namazı - Akşam namazı
