
Kur'an da Dilbilgisi...
Kur'an da Dilbilgisi (Grammer) Yanlışlıkları !!
Müslümanlar, Kur’ân’ın edebî bir mucize olduğuna, yani onun diğer edebî
eserler içinde eşsiz bir konuma sahip olduğuna katiyen inanırlar. O,
bir insan şaheseri değil, ilahî bir mucizedir. Her harfi ve noktası
semâdan vahyedilmiştir. İndirildiği zamanki hâli ile bugün elimizde
bulunan nüshası arasında hiçbir fark yoktur. Şaheserler
insan yapısı iken, mucizeler Allah tarafından ortaya konur.
Sıradan, herhangi bir mucize şaheserlerin en güzelinden daha
üstündür. Ayrıca mucizeler insan gayretiyle tekâmül
ettirilemezler.Çünkü bu tıpkı mucizenin, yani Allah
yapısının,kusurlu olduğunu itiraf etmek gibi bir şeydir.
Bir
şaheser diğer çalışmalara özel bir alanda üstünlük sağlar. Örneğin, bir
mühendislik şaheseri estetik cazibeye sahip olmak zorunda değildir.
Veya bir sanat şaheserinin mühendislik standartlarına uyması zorunlu
değildir. Yahut bir çiçek düzenleme şaheserinin güzel kokması da
zorunlu değildir. Müslümanlar, Kur’ân’ın sadece beşerî ve edebî
bir şaheser değil aynı zamanda ilâhî menşeli edebî bir mucize
olduğunu iddia etmektedirler. Fakat bu iddia gerçeklerle
uyuşmamaktadır. Zira bugün elimizde bulunan Kur’ân, Arapça bilen
herkesin açıkça görebileceği açık gramer hataları içermektedir.
1.nci Hata: Mâide 69.ayetinde: Muhakkak
ki inananlar, Yahudiler, Sâbi’îler ve Hıristiyanlardan kim Allah'a ve
ahiret gününe iman eder ve güzel amel işlerse, onlar için bir korku
yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.
" إِنَّ
الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَادُواْ وَالصَّابِؤُونَ وَالنَّصَارَى
مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وعَمِلَ صَالِحًا فَلاَ خَوْفٌ
عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ. "
Yukarıdaki
âyette gramer hatası bulunmaktadır. “es-Sâbi’ûne” sözcüğü yanlış bir
şekilde i‘râb edilmiştir.Aynı kelime, diğer iki âyette, aynı gramer
ortamında doğru şekilde i‘râb edilmiştir.
Bakara (2), 62; " إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَادُواْ وَالنَّصَارَى وَالصَّابِئِينَ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ …"
Hacc (22), 17; " إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالصَّابِئِينَ وَالنَّصَارَى وَالْمَجُوسَ …"
Mâide
69. âyette kelimenin “es-Sâbi’ûne”, Bakara 62. ve Hacc 17. âyetlerinde
ise “es-Sâbi’îne” olarak yazıldığını müşahede ediyoruz. Son iki âyette
“es-Sâbi’ûne” kelimesi doğru bir şekilde i‘râb edilmiştir. Çünkü
cümlenin başında bulunan “İnne” lafzı “nasb” adı verilen bir harekeleme
şeklini gerekli kılar ve “ya” da “nasb alâmeti” dir. Fakat Mâide 69.
âyette “es-Sâbi’ûne”’ye “ref‘” alameti olan vav verilmiştir. Bu sebeple
burada sarih bir gramer hatası vardır.
2.nci Hata Nisâ 162.ayetinde: Fakat
onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve iman edenler, sana indirilene ve
senden önce indirilenlere iman ederler. Onlar, namazı kılan, zekâtı
veren, Allah'a ve âhiret gününe iman edenlerdir. İşte onlara büyük bir
mükâfat vereceğiz.
" لَكِنِ الرَّاسِخُونَ فِي
الْعِلْمِ مِنْهُمْ وَالْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيكَ
وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَالْمُقِيمِينَ الصَّلاَةَ وَالْمُؤْتُونَ
الزَّكَاةَ وَالْمُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ أُوْلَئِكَ
سَنُؤْتِيهِمْ أَجْرًا عَظِيمًا "
“el-Mukîmîne” kelimesi
“el-Mukîmûne” şeklinde, cümledeki diğer isimler gibi merfu olmalıydı.
Ondan önceki iki isim (الراسخون veالمؤمنون ) ile sonraki isim
(والمؤتون) doğru şekilde i‘râb edilmiştir. Bazıları bu kelimenin namazı
önemsemek ve methetmek için bu şekilde i‘râb edildiğini iddia
etmişlerdir[14]. Fakat İbnu’l-Hatîb bunun yanlış bir çıkarım olduğunu
zikretmektedir[15]. Bu gibi çıkarımlar mantığa meydan okumak sayılır.
Bir kimse dinin esası ve kökü olan imanı değil de; fer’î bir meselesi
olan namazı neden önemsesin? Ayrıca bu mantık bir önceki âyetteki i‘râb
hatasına uygulanabilir mi? Sâbi’îler’in, inananlardan ve Ehl-i Kitaptan
daha önemli olduklarına hükmedebilir miyiz? Ayrıca Sâbi’îler neden
diğer âyetlerde değil de sadece bir âyette önemsendiler? Allah bu
illetli mantıktan çok yücedir. Bu yüzden bu da sarih bir nahiv
hatasıdır.
3.ncü Hata Fussılet 11. ayetinde: “Sonra
iradesi, bir gaz halinde olan göğe yöneldi. Ona ve yere şöyle buyurdu:
‘İsteyerek de olsa, istemeyerek de olsa emrime gelin’. Onlar da:
‘Gönüllü olarak geldik’ dediler.”
" ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى
السَّمَاء وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ اِئْتِيَا طَوْعًا
أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ "
Gökyüzü ve yeryüzü
Arapçada müennes isimlerdir. Baştaki “Dediler/"قالتا fiili, buna uygun
olarak, hem müennes hem de tesniye gelmiştir. Fakat âyetin sonundaki
“Gönüllü olarak/طائعين” kelimesi; “sıfatlar kendinden önceki isimlere
sayı ve cinsiyet yönüyle uyarlar” kuralına aykırı olarak hem müzekker
hem de çoğul olarak gelmiştir. Bu yüzden çoğul için kullanılan “طائعين”
kelimesi yerine, müennes ve tesniye için kullanılan “طائعتين” sözcüğü
gelmeliydi.
4.ncü Hata Bakara 177. ayetinde: ''İyilik, yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz değildir. Fakat
iyilik şudur; Allah’a, âhiret gününe, meleklere, Kitaba ve
peygamberlere îman etmek, mal sevgisine rağmen, onu, yakınlarına,
yetimlere, düşkünlere, yolda kalmışlara ve kölelerin kurtuluşuna
vermek, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermektir. Onlar antlaştıkları
zaman sözlerini yerine getirirler ve zorluklar karşısında, darda
kaldıklarında ve savaş esnasında sabırlıdırlar…''
"
لَيْسَ الْبِرَّ أَن تُوَلُّواْ وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ
وَالْمَغْرِبِ وَلَكِنَّ الْبِرَّ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ
الآخِرِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ وَآتَى الْمَالَ
عَلَى حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ
السَّبِيلِ وَالسَّآئِلِينَ وَفِي الرِّقَابِ وَأَقَامَ الصَّلاةَ وَآتَى
الزَّكَاةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُواْ وَالصَّابِرِينَ
فِي الْبَأْسَاء والضَّرَّاء … "
Yukarıdaki âyette beş gramer
hatası mevcuttur. Bunlardan dördünde fiilin yanlış sığası
kullanılmıştır. Zira cümle “Tuvellû/تولوا” geniş zaman sığası ile
başlarken diğer dört fiil geçmiş zaman sığası ile yazılmıştır:
‘Âmana/آمن fiili tu’minû /تؤمنوا ;
‘Âtâ / آتى fiili tu’tû / تؤتوا ;
‘Akâma / أقام fiili tukîmû / تقيموا ;
‘Âtâ / آتى fiili tu’tû / تؤتوا şeklinde olmalıdır.
Yukarıdaki
âyet, kelimesi kelimesine tercüme edildiğinde şu şekilde olmalıdır:
“İyilik yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz değildir: fakat iyilik;
Allah’a, âhiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman etmiş
(believed) kişidir; ve malını vermiş (gave), …ve namazı kılmış
(performed) ve zekatı vermiş (paid) kişidir.” Fakat İngiliz mütercimler
sığayı dikkate almışlar ve iman etmiş (believed), vermiş (gave), kılmış
(performed) ve vermiş (paid) fillerini düzelterek geniş zamanda
yazmışlardır. (Örnek için Arberry, Pickthall, Yusuf Ali ve Rodwell’in
tercümelerine bakınız.)
Bakara 177.ayetinin beşinci yanlışlığı ise “es-Sâbirîne الصابرين”
kelimesinin yanlış i‘râb edilmesidir. Kendinden önceki
“el-Mûfûne/الموفون” kelimesi gibi “es-Sâbirûne/ الصابرون” şeklinde
i‘râb edilmesi gerekirdi.
5.nci Hata Âl-i İmrân 59.ayetinde: İsâ’nın
durumu, Allah katında, Âdem’in durumu gibidir. Âdem’i topraktan
yarattı, sonra ona ‘ol’ dedi, o da hemen oluverdi.
" إِنَّ مَثَلَ عِيسَى عِندَ اللّهِ كَمَثَلِ آدَمَ خَلَقَهُ مِن تُرَابٍ ثِمَّ قَالَ لَهُ كُن فَيَكُونُ "
Yukarıdaki
âyet, kelimesi kelimesine tercüme edildiğinde şu şekilde olmalıdır:
“İsâ’nın durumu, Allah katında, Âdem’in durumu gibidir. Âdem’i
topraktan yarattı, sonra ona “ol” dedi, o da hemen olur (and he is).”
Bu tercüme Pickthall’e aittir. Dikkat edildiğinde “Yekûn/يكون (is)”
lafzını Arapçada olduğu şekliyle, geniş zaman sığası ile tercüme
etmiştir.
“Yekûn/يكون” lafzı (İngilizce’de “is” dir), bir önceki
“dedi/قال” fiilinin sığası olan geçmiş zaman sığası ile uyum
sağlayabilmesi için “Kâne/كان (was)” olmalıdır. Arberry, Yusuf Ali ve
Rodwell Bu durumu tercümelerinde düzeltmişlerdir.
6.ncı Hata Enbiyâ 3.ayetinde: “Kalpleri boş şeylerle doludur. O zalimler gizliden gizliye fısıldaşarak derler ki:…”
" لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْ وَأَسَرُّوا النَّجْوَى الَّذِينَ ظَلَمُوا … "
Âyetteki
“Eserrû/أسرّوا” kelimesi “Eserra/أسرّ” şeklinde olmalıdır. Yukarıdaki
cümle bir fiil cümlesidir ve böyle bir cümlede uygulanan kaideye göre;
eğer fiil (müzekker) failden önce gelir ve bu fail cümle içerisinde
zikredilirse bu fiil mufred (müzekker) gaib sığasında olmalıdır. (Aynı
kaide iki mezkûr “müzekker” in yerine “müennes” in geçeceğini ifade
etmektedir.) Fakat yukarıdaki âyette fiil çoğul sığasında
gelmiştir[18]. Yukarıdaki kaidenin diğer âyetlerde nasıl uygulandığını
görmek için şu örneklere bakınız: Âl-i İmrân (3), 52[19]; Yûnus (10),
2[20]; Nahl (16), 27[21]; Nahl (16), 35[22]; Âl-i İmrân (3), 42[23];
Hucurât (49), 14[24].
7.nci Hata: Hacc 19.ayetinde: “İşte şu iki hasım Rableri hakkında çekişmeye girmişler.”
" هَذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ … "
Arapçada
kelimeler, İngilizce’de olduğu gibi kemmiyete göre çekimlenmiş ya da
i‘râb edilmişlerdir. İngilizce’de iki çekimleme şekli vardır: tekil ve
çoğul. Bu yüzden İngilizce’de iki adam çoğul olarak kabul edilmiştir.
Fakat Arapçada üç şekil söz konusudur: mufred, tesniye ve cemi. Bu
yüzden fiiller ve isimler; mufred, tesniye ve cemi hallerine göre i‘râb
edilirler. Bu âyetteki fiil, sanki fail iki kişiden fazlaymış gibi
i‘râb edilmiştir. Fakat âyet sadece iki kişiden bahsetmektedir. Bu
yüzden tesniye kaidesi gereğince “İhtesamû/اختصموا” fiili
“İhtesamâ/اختصما” şeklinde olmalıdır.
8.nci Hata Hucurât 9.ayetinde: “Eğer müminlerden iki topluluk birbirleriyle vuruşurlarsa onların aralarını bulun.”
" وَإِن طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا "
Bu
âyetteki hata bir önceki âyette geçen hatanın benzeridir. Sayı yine
tesniye/ikil olmasına rağmen fiil, fail çoğulmuş gibi i‘râb edilmiştir.
Bu yüzden “İktetelû/اقتتلوا” fiili “İktetelâ/اقتتلا” şeklinde
olmalıdır[25].
9.ncu Hata Munâfikûn 10.ayetinde:“Ey Rabbim, ne olurdu bana biraz mühlet verseydin de malımın sadakasını verip iyilerden olsaydım.”
" … رَبِّ لَوْلَا أَخَّرْتَنِي إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ فَأَصَّدَّقَ وَأَكُن مِّنَ الصَّالِحِينَ "
“Ekun/أكن”
fiili yanlış bir şekilde i‘râb edilmiştir. Halbuki “Ekûne/أكون”
şeklinde olmalıydı. Son sessiz harf harekesiz olmak yerine “e”/üstün
ile harekelenmeliydi. Çünkü “Ekun/أكن” fiili mansûbtur. Bir önceki fiil
olan “Essaddaka/أصدق” doğru biçimde i‘râb edilmiş ve fiil nasb
halindedir. Bunun sebebi ise şudur: Arapçada muzari bir fiilin önüne
nasb eden harflerden biri gelirse fiil nasbedilir. Bu harflerden biri
de “fâ-i sebebiyye” dir.
10.ncu Hata: Şems 5. ayetinde:“Gökyüzüne ve onu bina edene” " وَالسَّمَاء وَمَا بَنَاهَا "
Arapçada
“Mâ/ما (that which)” sözcüğü insan dışı varlıklar için
kullanılmaktadır. Fakat yukarıdaki âyette özne (fail) Allah’tır. Bu
yüzden burada kullanılması gereken sözcük Arapça “Men/من (him who)”
dir. Arberry bu âyeti şu şekilde tercüme etmiştir: “Gökyüzüne ve onu
bina edene (that which)” Allah’ı kastederek. Bununla birlikte Pickthall
insan dışı varlıklar için kullanılan “Mâ/ما (that which)” sözcüğünü
düzelterek şu şekilde tercüme etmiştir: “Gökyüzüne ve onu bina edene
(Him Who)”.
Doğrusu Pickthall şu iki âyeti de düzelterek tercüme etmiştir:
“Yeryüzüne ve onu yayıp döşeyene/Him Who”. Şems (91), 6. âyet
“Her bir nefse ve onu düzenleyene/Him Who”. Şems (91), 7. âyet
Yusuf
Ali problemden kaçınmak için âyeti şu şekilde tercüme etmiştir: “Gök
kubbeye ve onun mükemmel yapısına”. Bu sayede fail olan “Allah” âyetin
tercümesinde yer almamaktadır. Âyeti bu şekilde tercüme etmesinin
sebebini dipnotta şu şekilde açıklamaktadır: “Bu ve sonraki cümlelerde
geçen mâ-i masdariyye’nin, İngilizce’ye isim olarak tercüme edilmesi
çok uygundur. Fakat “Benâhâ/بناها” deki “بنى” isim olmayıp, Arberry ve
Pickthall’in tercümelerinde olduğu üzere geçmiş zaman fiilidir. “Mâ/ما”
sözcüğü “Men/من” (‘who’ anlamında) şeklinde olmalıydı ve buradan
hareketle “Who” nun başharfi büyük ‘W’ olmalıdır.”
11.nci Hata Tâhâ 63.ayetinde: ''Onlar gizlice dediler ki: ‘Bu ikisi sihirbazdırlar…'' " قَالُوا إِنْ هَذَانِ لَسَاحِرَانِ … "
“Hâzâni” kelimesi “hâzeyni” şeklinde olması gerekirdi.Hâzâni
kelimesi yanlış bir şekilde i‘râb edilmiştir. Çünkü isim cümlesinin
başında bulunan “inne” sözcüğü, ref‘ durumunda bulunan ismi “nasb” eder
ve “nasb alameti” de “ya” dır. Bu da üçüncü bir gramer hatasıdır.
12.nci Hata A‘râf 56.ayetinde:Muhakkak ki Allah’ın rahmeti iyi kimselere yakındır."
إِنَّ رَحْمَتَ اللّهِ قَرِيبٌ مِّنَ الْمُحْسِنِينَ "
Yukarıdaki
âyet bir ad tümcesidir/ isim cümlesidir. Böyle bir cümlede haber/yüklem ile
mubteda/özne arasında tezkîr-te’nîs yönünden uygunluk olmalıdır.
“Yakın” anlamındaki “قريب” sözcüğü, “Allah’ın rahmeti” anlamındaki
“رحمة الله” kelimesinin haberidir ve bu iki sözcük
müzekkerlik-müenneslik yönünden birbirine uyum sağlamalıdır. Fakat
Arapça metinde durum böyle olmamıştır. “Rahmete/رحمة” kelimesi
müennestir ve bu sebeple müzekker olan “قريب” sözcüğünün yerine müennes
şekli olan “قريبة” kelimesi gelmelidir.
Bu kaide diğer âyetlerde, doğru bir biçimde, şu şekilde geçmektedir:
Tevbe 40.ayettinde: “كَلِمَةُ اللّهِ هِيَ الْعُلْيَا ” Burada hem
“Kelimetu/كلمة” hem de “Hiye/هي” lafızları müennestir. Bunun yerine
“كلمة الله هو الأعلى” söylemek kesinlikle doğru değildir. Aksi halde bu
da “إِنَّ رَحْمَتَ اللّهِ قَرِيبٌ مِّنَ … ” âyeti gibi yanlış olacaktır.
13.ncü Hata A‘râf 160.ayetinde: “Biz onları on iki kabileye ayırdık.”
" وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ أَسْبَاطًا …" “Esbâtan أسباطا” kelimesi yerine “Sibtan سبطا” gelmeliydi.
Arapçada
kelimesi kelimesine “twelve tribes/اثنتي عشرة أسباطا/on iki kabile”
olarak geçmektedir. Bu İngilizce’de doğru olabilir ama Arapçada değil.
Arapçada “twelve tribe/اثنتي عشرة سبطا/on iki kabile” şeklinde
olmalıdır. Zira on sayısının üzerindeki ma‘dûd isimler mufred
olmalıdır. Bu kural şu Kur’ân âyetlerinde doğru bir şekilde
uygulanmıştır: A‘râf (7), 142[27]; Bakara (2), 60[28]; Mâ’ide (5),
12[29]; Tevbe (9), 36[30]; Yûsuf (12), 4[31].
Kur’ân, bitmemiş
ve yorumlanmadan tamamen anlaşılamayan cümleler içermektedir. Ayrıca
yabancı kelimeler, garip Arapça sözcükler ve kendi anlamının dışında
kullanılan kelimeler; sayı ve cinsiyet uyumu dikkate alınmadan i‘râb
edilmiş fiiller ve sıfatlar; bazen hiçbir mercii olmadan, mantıksız ve
dilbilgisi kurallarına uymayan atfedilmiş zamirler; çoğunlukla
öznelerinden uzak yüklemler vb. unsurlar içermektedir. Özetlemek
gerekirse Kur’ân’da, yüzden fazla genel kaide ve yapılardan sapmalar
tespit edilmiştir.
Bu
itibarla, yukarıda zikrettiklerimiz bu hataların sadece bir numunesi
konumundadır ve daha fazlası ileride gelecektir. Yukarıdaki
hataların bir kısmı sadece modern eleştirmenler tarafından tespit
edilmiş değildir. Bunlar, İslam’ın ilk asrında, Hz. Muhammed’e en yakın
kişiler tarafından da bilinmekteydi. Osman’ın, Kur’ân’ın ilk standart
nüshasını gördükten sonra şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Onda
(Kur’ân’da) gramer hataları görüyorum ve Araplar onları dilleriyle
düzelteceklerdir.”[33] Yukarıdaki rivâyeti el-Furkân adlı eserinde
zikreden Müslüman âlim İbnu’l-Hatîb, Hz. Muhammed’in hanımlarından
Âişe’ye nispet edilen başka bir rivâyet zikreder ve şöyle der:
“Allah’ın Kitabı’nda üç gramer hatası vardır, bunlar kâtip hatalarıdır:
Tâhâ 63. âyette; " قَالُوا إِنْ هَذَانِ لَسَاحِرَانِ يُرِيدَانِ أَن يُخْرِجَاكُم …"
Mâide 69. âyette;"
إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَادُواْ وَالصَّابِؤُونَ
وَالنَّصَارَى مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وعَمِلَ صَالِحًا
فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ "
Nisâ 162. âyette;"
لَكِنِ الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ وَالْمُؤْمِنُونَ
يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ
وَالْمُقِيمِينَ الصَّلاَةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَالْمُؤْمِنُونَ
بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ أُوْلَئِكَ سَنُؤْتِيهِمْ أَجْرًا عَظِيمًا
"[34]
Burada şu iki açıklamayı yapmak gerekir:
Birincisi:Müslümanlar,
bugün elimizde olan Kur’ân’ın Hz. Muhammed’e vahyedildiği şekliyle var
olduğunu, hatta tek bir harfinde bile değişiklik olmadığını iddia
etmektedirler. Ne var ki Kur’ân’da gramer hataları bulunmaktadır. Bu
hatalar karşısında iki seçenekten birini tercih etmek zorundayız. Ya
Kur’ân bu hatalarla birlikte vahyedildi ya da bu hatalar, Kur’ân’ın
istinsahı sırasında kâtiplerin dikkatsizlikleri sonucu ortaya
çıkmıştır. Başka bir ihtimal söz konusu olamaz. Birinci seçenek
düşünülemeyeceğine göre, ikincisi tek mantıklı açıklamadır. Fakat bu
(ikinci seçenek), mevcut Kur’ân’ın “Peygambere indirildiği şekliyle
bozulmadan bizlere ulaşan vahyedilmiş yegane metin” olmadığını da ifade
etmektedir. Zira daha sonraları metinde herhangi bir değişiklik
yapılmamış ve dilin orijinal saflığı bozulmamıştır.
İkincisi:Yukarıdaki
hatalar bir makalede yayınlandığında bunlar (reddiyelerle)
düzeltilecektir. Fakat makale bu hatalarla var olduğu sürece Kur'ân’ın
bir şaheser olduğu kabul edilemez.Kur’ân, bu hatalar sebebiyle,
bir şaheser olmaktan çok uzaktır. Eğer, beşerî söylemle, Kur’ân’ın bir
şaheser olduğu söylenemiyorsa onun ilâhî menşeli edebî mucize
olduğunu kim dürüstçe söyleyebilir?
