
Bilim ve din
Bilim ulayu (ve) Din.
Din, genellikle doğaüstü, kutsal ve ahlaki öğeler taşıyan; çeşitli uygulama ve kurumlara sahip inançlar bütününe verilen addır. Bilim ise evrenin veya olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneye dayanan yöntemler ve gerçeklikten yararlanarak sonuç çıkarmaya çalışan düzenli bilgidir. Biri doğa üstüdür. Diğeri doğayla içiçedir. Biri inanca dayanıyor diğeri de gerçeğe dayanıyor. Bu bağlamda dinle bilimi bağdaştırmaya çalışmak doğru değildir.
Din ile bilimi bağdaştırmaya çalışmak eşyanın tabiatına aykırıdır. Çünkü ikisi farklı şeylerdir. Biri maddeyi temel alıyor ve nesneldir. Biri de maneviyatı temel alıyor ve özneldir. Yani biri somuttur. Diğeri soyuttur. Biri kanıta dayanarak hareket ediyor diğeri de kanıta gerek duymadan hareket ediyor. Üstelik bunları da değişmez kurallar olarak ileri sürüyor. Bu kurallara inanmak zorunluluğu vardır. Bunları sorgulama hakkı sana tanınmamıştır. Ama bilimde böyle mi? Bilimde merak ve şüphe vardır. Bu temelde bilgiye yaklaşır. Araştırma, gözlem, deneyden sonra o bilgiye ulaşır ve bu temelde o bilgiye inanılır. Bu bilgiyi de yasa ve teori olarak insanlara sunar.
Din diyorki dünya allah tarafından altı günde yaratılmıştır. Yine din diyor ki insan çamurdan yaratılmıştır. Bu bilgi akıl dışı da olsa mantık dışı da olsa kesin bir bilgidir. Bunun tartışılması bile yapılmaz.bu bağnazlıktır. Ama bilim böyle düşünmüyor. Her verilen bilgiye inanmıyor. Akıl ve mantık yürütür. Neden-sonuç ilişkisi kurar. Araştırma, inceleme, gözlem ve deney yapar. Tüm bunlardan hareketle var olan bilinmeyene ulaşmaya çalışır. Bing bang (büyük patlama), evrim gibi teoriler işte bu anlayışın ürünüdür. Dünyanın yuvarlaklığı ve dönüyor oluşu bu çabanın sonucudur. Böyle olunca bilim artık tanrının işine müdahele etmeye başlamıştır. Çünkü tanrıya göre böyle değildi. Tüm bunları ortaya atıp kanıtlamak demek tanrının pabucunu dama atmak demekti. Tanrının olmadığını ve yalan söylendiğini ortaya koymak demekti.
Şunu artık her kes kabullenmeli ki din bilimin ilgi alanı değildir. Bilim Tanrıyla uğraşmaz. Bilim kendi işine bakar. Ama bakıyoruz dini bilime yamamaya çalışıyorlar. Bilimi masallarına alet etmeye çalışıyorlar. Dinlerin buna hakkı yoktur. Bilimin dogmalarla işi olamaz. Yer sarsılmasın diye dağları koyduk, yıldızları şeytana atış taneleri yaptık, göğü bir direk olmaksızın yarattık, insanı balçıktan yarattık, dünyayı altı günde yarattık gibi hiçbir kanıtı olmayan bu dini bilgileri bilimle yan yana düşünmek bilime yapılacak en büyük haksızlıktır.
Bilimin hareket noktası evreni kavrayıp bilinmezleri çözüp insanın hizmetine sunması değil midir? Doğanın bizi yok etmeye çalışmasına karşı insanı üstün kılması mücadelesi değil midir? İnsanın insanca yaşaması mücadelesi değil midir? Tüm bunları ne zaman anlayacağız. Bu gerçekleri niye görmüyoruz? Sırf egolarımızı tatmin etmek için kendimizi masal kahramanlarına ve doğaüstü bir güce sığınmaya yöneltmek acizliğimiz değil midir? Zayıflığımız değil midir? Sırf ego tatmini uğruna dine sığınmak bir insan olarak varlığımızla çelişmek değil midir? Bu sığınak biz insanlara züğürt tesellisinden başka ne kazandırmıştır? Eğer din tüm bu gerçeklere rağmen sizleri mutlu ediyorsa inanmaya devam ediniz. Bu sizin hakkınızdır. Ama kalkıp da bu inancınızı kimseye dayatmaya hakkınız yoktur. Bu inancınızı egemenlik ve sömürü temelinde kullanmaya hakkınız yoktur.
İnsan yaşamında dinin de bilimin de önemli bir yeri olmuştur. Bir kısmı dini hakim kılmaya çalışmıştır. Bir kısmı insan aklını hakim kılmaya çalışmıştır. Bunlar sürekli bir mücadele içerisinde olmuşlardır. Geçmişten günümüze kadar insanlar arasındaki bu mücadele ise hep doğruya yaklaşma mücadelesi olmuştur. Bu mücadelede din insanlığın gelişimi önündeki engel olarak görülüp ikinci plana alınmıştır. Ne zaman insanlık bu dinlerden yakayı kurtarmışsa işte o zaman insanlık yol almaya başlamıştır. Bu yol alma da akıl ve bilim temelinde olmuştur. Bu gerçeği görmekte yarar vardır. Bunu gördüğümüz sürece dini bilime bağdaştırmaktan ancak vazgeçeriz.
Ben bu dünyada insan olarak özgür ve mutlu bir şekilde yaşamak istiyorum. Benim gibi tüm insanların da buna hakları olduklarını düşünüyorum. Kimseye verilecek bir hesabımız yoktur. Ancak insanlar olarak insani sorumluluğumuzun gereği olarak birbirimize hesap vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Sen nasıl tanrıya inanıp gereğini yapıyorsan ben de insana inanıp onun gereğini yapıyorum. Sen tanrı adına yapıyorsun ben ise insan adına yapıyorum. Sen tanrıya hesap veriyorsun. Ben ise insana hesap veriyorum. Sen bu hesabını verirken bir çıkar ve beklenti temelinde veriyorsun. Ama ben hiç bir çıkar gözetmeksizin bunu yapıyorum. İnsanı sevdiğim için insana değer verdiğim için bunu yapıyorum. Tüm bunları bana yaptıran da ilahi bir güç değil kendi aklımdır. Kendi aklım bana yetmektedir. Bunları yapmak için dinin yol göstericiliğine gereksinmem yoktur. Söz konusu olan ruhani boşluk ise bilimsel bir eğitimle bu ruhani boşluğumuzu dolduracağımızı düşünüyorum. Felsefe, psikoloji ve sosyoloji bu gereksinmemizin bir ürünü değiller mi?
Ben insanlık olarak kurtuluşumuzun akıl ve bilimden geçtiğine inanıyorum. Zaten dinler ne kadar da bu gerçeği kabullenmeseler dahi tüm ağırlığıyla artık biz insanlara bu gerçeği dayattığını düşünüyorum. İnsanlığın gidişatı bu yöndedir. Bunu kimse engelleyemez. Bizim yapmamız gereken bu süreci engellemek değil bu sürece katkıda bulunmaktır. Bu sürece katkıda bulunduğumuz sürece gerçek cennetimizi yaratabiliriz. Sonuç olarak en büyük dostumuz din değil bilimdir. Bilimde ise insanın kendine güvenini ve gücünü görüyorum. İyi ki bilim var diyorum. Onun içindir ki Atatürk'ün de dediği gibi: 'Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir.
Ahlak, insana ve yaşama değer vermektir.
Ahlak insanın var olmasıyla birlikte günümüze kadar süregelmiş bir olgudur. İnsan var oldukça ahlak anlayışı da var olacaktır. Ahlak doğrudan doğruya yaşamın içindedir. Ama bu yaşamın içindeki ahlak hep göreceli olmuştur. Çağdan çağa, toplumdan topluma hep farklılıklar göstermiştir. Bu farklılıklar temelinde günümüze kadar gelmiştir. Toplumların refah seviyeleri arttıkça, kültür seviyeleri geliştikçe elbette ahlak anlayışları da değişecektir.
Ahlak, bir toplum içinde kişilerin uymak zorunda oldukları davranış biçimleri ve kurallarıdır. Diğer bir tanımla iyi nitelikler ve güzel huylardır. Her birey yaşadığı toplumda bu davranış biçimi ve kurallara uyma zorunluluğu duyar. Ama bu zorunluluğu duyarken insan yaşamının değişken olduğunun buna bağlı olarak da etik kavram ve değerlerin yeniden değerlendirilmesi gerektiğinin, yeniden yorumlanması gerektiğinin bilincinde değildir. Herşeyden önce bir kere bu bilince ulaşmamız gerekiyor. Bu bilince ulaşmadığımız sürece etik olarak kendimizi aşmamız mümkün değildir.
Ahlak, insana ve yaşama değer verme üzerine dayanmalıdır. İnsanın ve yaşamın değişkenliğini durdurmak mümkün değildir. İnsan yaşamının bu değişkenliği, etik kavram ve değerlerin yeniden yorumlanmasını ve değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Dolayısıyla bize miras bırakılan geleneksel değerleri olduğu gibi kabullenme yerine yeni değerlere yönelmek gerekir. Çünkü her toplumda ve her çağda insan, ahlaklı olmanın örneklerini yeniden gerçekleştirmek durumundadır.
Eğer bizler de bilgi çağındaysak ahlak anlayışımızı da bu çağa uygun şekilde gerçekleştirmek zorundayız. Evrensel ahlak anlayışı neyse onu temel almak zorundayız. Orta çağdaki dine dayalı ahlak anlayışını kalkıp da günümüzde savunmak doğru değildir. O dönemin kendine özgü şartları ve kendine özgü değer yargıları vardı. Ahlak anlayışı da buna göre şekillenmiştir. Bu dinsel ahlak anlayışına göre temel öğe insan değil Tanrıdır. İnsanın mutluluğu değil Tanrının mutluluğu temel alınır. Tanrıyı da mutlu etmek için bu dünyadaki yaşam değil öbür dünyadaki yaşamın temel alınması istenir. Halbuki ahlak anlayışının insana ve yaşama değer vermesi gerekir. Tanrının mutluluğu değil insanın mutluluğunun temel alınması gerekir.
Bu dinsel ahlak asırlardır insanın mutluluğuna hep engel olmuştur. İnsanlığı prangaya mahkum etmiştir. Bu dünyadaki insan yaşamı yerine hep öteki dünyadaki insan yaşamı ve tanrıya kulluk telkin edilmiştir. Bir taraftan bu telkin yapılırken ve bu şekilde insanlar uyutulurken kendileri de bu dünyadaki saltanatlarını sürdürmekten çekinmemişlerdir. Kendileri zevk sefa içerisinde yaşarlarken yoksul insanları da hep öbür dünya söylemleriyle sömürmeye çalışmışlardır. Ama ne yazık ki bu sömürülenler bunu görememiş ve ben bu dünyada cehennemi yaşadıktan sonra öbür dünyadaki cenneti ne yapayım diyememişlerdir.
Şimdiye kadar hep dinsel ahlak topluma telkin edildi. Peygamber ahlakından hep bahsedildi. Ama bu ahlak anlayışı hiç sorgulanmadı. Gelenekler, töreler sorgulanmadı. Düşünen bir beynin bunları değişkenliğe bağlı olarak sorgulaması gerekmiyor mu?
Bu ahlak anlayışına baktığımızda dokuz yaşındaki bir kız çocuğuyla evlenmekte sakınca görmemiş. Oğulluğunun karısıyla evlenmekte sakınca görmemiş. Sayısı bile belli olmayan kadın ve cariyelerle evlenmekte sakınca görmemiş. Ganimet adı altında insanların mal ve mülklerini gasp etmekte sakınca görmemiş. Bunların çocuk ve kadınlarını köle olarak kullanmakta sakınca görmemiş. Hatta yaptığı bir baskında ganimet olarak ele geçirilmiş cariyelerin tecavüzüne onay vermekte sakınca görmemiş. Dinini yaymak uğruna insanları savaşa teşvik etmekte ve insanları öldürmekte sakınca görmemiş. Olur olmaz önüne gelen herşeyin üzerine yemin etmekte sakınca görmemiş. Hatta ettiği bir yemini kefaret karşılığı bozmakta sakınca görmemiş. Tüm bunları da bir allah elçisi olarak yapmıştır. Kendini allahın elçisi olarak tanıtmış bir peygamberin bu davranışlar içerisinde olması elbette düşündürücüdür. Düşünen bir insanın elini vicdanına koyarak bunları sorgulaması gerekmiyor mu?
Bu ahlak anlayışı günümüz ahlak anlayışı değildir. Günümüzde böyle bir ahlak anlayışı ilkel ve çağ dışı bir ahlak anlayışı olarak değerlendirilmektedir. Ama günümüz ahlak anlayışının bir altın kuralı vardır: ''Sana yapılmasını istemediğini sen de başkasına yapmayacaksın.'' Günümüz evrensel ahlak anlayışı bu ilke üzerinde şekillenmiştir. Bu ilke bir Tanrıya ait olmayıp bir insana aittir. Bundan 2500 yıl önce yaşayan Çinli bilge Konfüçyüs'e aittir. İnsanlığın ulaşması gereken ahlak anlayışı da bu olmalıdır. Tüm insanlığa seslenerek diyorum ki :''Sana yapılmasını istemediğini sen de başkasına yapma...''
Kuran'ın Allahının Ganimetleri
Enfal 1- Sana savaş ganimetlerini soruyorlar. De ki: Ganimetler Allaha ve Peygamber'e aittir. O halde siz (gerçek) müminler iseniz Allah'tan korkun, aranızı düzeltin, Allah ve Resûlüne itaat edin.
Enfal 41- Ganimetlerin beşte biri allahın ve peygamberindir..
Fetih 21 - Henüz elde edemediğiniz başka ganimetler de vardır ki, onlar Allah'ın bilgi ve kudreti dahilindedir. Allah, her şeye kadirdir.
Hadis No : 1090. Ravi: Mücemm'i İbnu Cariye el-Ensari. Tanım:
Resulullah (sav) ile birlikte Hudeybiye sulhünde hazır bulunduk. (Sulh yapılıp) oradan döndüğümüz zaman, halk, develerini hızlandırarak (bir yere birikmeye) başladılar. Biz hayretle: "Bu insanlara ne oluyor, (niçin hayvanlarını hızlandırıp bir yere üşüşüyorlar?)" diye sorduk. "Resulullah (sav)'a vahiy gelmiş" dediler. Biz de, halkla birlikte harekete geçip develeri hızlandırdık, ilerleyince Resulullah (sav)'ı Kura'u'l-Gamim denen (Mekke ile Medine arasında Usfan'ın önünde bulanan) yerde bulduk. Devesinin üzerinde duruyordu. Halk toplanınca bize Fetih süresini tilavet buyurdular.
Askerlerden biri: "Yani bu sulh bir fetih midir?" dedi. Resulullah (sav): "Evet deyip ilaveten: Muhammed'in nefsini kudret elinde tutan Zat'a yemin ederim bu bir fetihtir" buyurdu. Süre-i celileyi okumaya devam eden Resulullah (sav): "Allah size, ele geçireceğiniz bol bol ganimetler vaadetmiştir. İman edenler için bir delil olması ve sizi doğru yola ulaştırması için bunları size hemen vermiş ve insanların size uzanan ellerini önlemiştir" mealindeki ayete kadar (Fetih 20) okudu. (Ayet'i kerimede işaret edilen acil ganimetle) Hayber kastediliyordu. Buradan ayrılınca Hayber'e gazveye çıktık. (Elde edilen ganimet) Hudeybiye'ye katılanlara taksim edildi. Bunlar bin beş yüz kişi idi. Bunlardan üç yüzü süvari idi. Ganimet on sekiz hisseye ayrıldı. Süvari olana iki, yaya olana bir hisse verildi." Kaynak: Ebu Davud, Cihad 155, (2736), Harac 24, (3015)
Hadis No : 1099. Ravi: Ebu Hüreyre. Tanım:
Resulullah (sav) buyurdular ki: "Hangi bir köye varır da orada ikamet ederseniz, hisseniz oradadır. Hangi bir belde de Allah ve Resulü'ne isyan ederse o beldenin beşte biri Allah ve Resulüne aittir ve o (geri) kalan) da sizindir."Kaynak: Müslim, Cihad 47, (1756); Ebu Davud, Haraç 29, (3036
Hadis No : 5937. Ravi: İbnu Ömer. Tanım:
Resulullah (sa) buyurdular ki: "İyne usulüyle alış-verişte bulunur, sığırların peşine düşer, ziraate razı olur ve cihadı da terkederseniz, Allah size öyle bir zillet verir ki, dininize tekrar rücu etmedikçe o zilleti kaldırmaz." (Zillet:Hor görülme,alçalma.)Kaynak: Ebu Davud, Büyu 56, (3462)
İyne: Bir malı vadeli satıp, daha sonra peşin para ile, vadeli fiyatından daha ucuz bir fiyatla geri almaya iyne satışı denir.
Çöl bedevileri ulayu (ve) Ganimet
Bence üzerinde durulması gereken önemli bir konu. Kuranın allahı diyor ki henüz elde edemediğimiz ganimetler var. Ondan sonra da bu ganimetler bana ve peygamberime aittir diyor. Tabi bu durum insanların itirazına neden olunca gelen başka bir ayetle beşte biri benim ve allahındır demiş. Ya mülk zaten senin. Sen bu mülkü savaş yoluyla almaya kalkıyorsun. Her şeye muktedir olan bu Kuranın allahı niye acaba savaşa baş vurmuş. Bunu hiç düşündünüz mü?
Tamam dinini yaymak için savaş yapıyorsun. Kabul. Bu nasıl vicdandır ki bu nasıl adalettir ki insanların alın teriyle kazandıklarını zorla ellerinden alıyorsun. Hem öldürüyorsun hem de mal ve mülklerini gasp ediyorsun. Hiç olayın bu boyutunu düşünen oldu mu acaba? Bu hareketleri yapana eşkiya denilmiyor mu? İşte ben bu allaha onun için kuranın allahı diyorum. Tüm bu yapılanlar bir allaha yakışıyor mu?
Dikkat edilirse insanlar Kuranda sürekli savaşa teşvik edilmiş. Gerekçe allahın dinini yaymak. Bunun karşılığında ganimet ve cennet ödül olarak gösterilmiş. Bakıyoruz peygamber din yayılmacılığı (temeli de ganimet) uğruna insanlara ticareti, tarımı ve hayvancılığı uygun görmemiş. Hadiste de bu zaten açık bir şekilde belirtilmiş. Çünkü insanlar bu alanlara yoğunlaşırsa o insanları savaşa götürmesi zorlaşacaktır. Eğer ganimet olmasaydı o insanları savaşa götürmek mümkün müydü? İşte bir peygamber düşünün. İnsanları namuslu bir geçim yerine eşkiyavari bir yönteme teşvik ediyor. Tamam savaş yapıyorsun ama onların mal ve mülklerine el koyup çoluk çocuklarını esir alıp özel işlerinde kullanıp pazarlarda satamazsın. Bu bir peygamber davranışı olamaz.
Alıntıladığım hadiste de ele geçirdiğiniz beldenin beşte biri bana ve allaha diğer kısmı da sizlere aittir diyor. Akıl ve vicdan sahibi insanların şu söylediklerim hususunda birazcık düşünmelerini istiyorum. Bu nasıl bir anlayıştır ki hangi bir köye varırsanız hisseniz oradadır. Orada yaşayan insanlar müşrik de olsa onlar da allahın kulları değil mi? Yıllarca emek vermiş, göz nuru dökmüş bu insanların mallarını mülklerini bir çırpıda ellerinden almak hangi insanlığa sığar. Bu yapılanlar bir yağma ve talan değil midir? Üstelik bunların yapılmasını sağlayan da allahın kendisi ve onun adına bu yağma ve talan yapılıyor. Şimdi bu düşüncede olan bir allah nasıl adil ve adaletli olabiliyor. Bunun neresi büyüklük!...
Demek ki islam barış, sevgi ve hoşgörü dini değildir. Gittiği her yerde kan ve göz yaşı bırakmıştır. Erkekler öldürülmüş, kadınlar ve çocuklar esir alınmış ve bunlar cariye ve köle olarak kullanılmışlardır. Bunlar ortaçağda yaşanmış ve o çağın koşullarında normal görülmüş şeyler. Ama normal olmayan bu ilkel ve çağ dışı dini göklere çıkarıp bize pazarlamak istemeleri. Onlar istedikleri kadar pazarlamaya çalışsınlar. İnsanlar okudukça, araştırdıkça, sorguladıkça bu gerçekleri göreceklerdir. Ve insanlar bu gerçekleri gördükçe bu dini elbette bizim yaptığımız gibi sorgulayacaklardır.
Ve sonuç olarak islamın geçim kaynağını hep ganimetler oluşturmuş. Çöl yaşamı onları bu yola götürmüş. Aynı şekilde atalarımızda bu şekilde müslüman yapılmadı mı? Bu barbarlığın bu vahşetin sahibi de bu kuranın allahı değil mi? Tamam islamiyeti yayma çabaları normal. Ama insanların ellerindeki değerli eşyalarını, mallarını, mülklerini gasp edip el koymak ve bunu bir geçim kaynağı haline getirmek hangi vicdana hangi insanlığa sığar. Birileri bana bunu açıklasın...
Yaşam'ın Anlamı nedir ?
Eski zamanların birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğunu kendi kendine sormaya başlamış.Bulduğu hiçbir cevap ona yeterli gelmemiş ve başkalarına sormaya karar vermiş. Ama aldığı cevaplar da ona yetmemiş. Fakat mutlaka bir cevabı olmalı diyormuş. Ve dolaşıp herkese bunu sormaya karar vermiş. Köy, kasaba, ülke dolaşmış bu arada zaman da durmuyor tabi ki. Tam umudunu yitirmişken bir köyde konuştuğu insanlar ona "Şu karşıda ki dağları görüyor musun, orada yaşlı bir bilge yaşar istersen ona git belki o sana aradığın cevabı verebilir." demişler.
Çok zorlu bir yolculuk sonunda bilgenin yaşadığı eve ulaşmış adam. Kapıdan içeri girmiş ve bilgeye “Hayatın anlamının ne olduğunu" sormuş. Bilge "Sana bunun cevabını söylerim ama önce bir sınavdan geçmen gerekiyor" demiş. Adam kabul etmiş. Bilge adamın eline bir çay kaşığı vermiş ve içine de silme bir şekilde zeytinyağ doldurmuş. "Şimdi çık ve bahçede bir tur at tekrar buraya gel. Yalnız dikkat et kaşıktaki zeytinyağ eksilmesin, eğer bir damla eksilirse kaybedersin."
Adam gözü çay kaşığında bahçeyi turlayıp gelmiş. Bilge bakmış "Evet" demiş "Kaşıkta yağ eksilmemiş, peki bahçe nasıldı?" Adam şaşkın. "Ama" demiş "Ben kaşıktan başka bir yere bakmadım ki''... Şimdi tekrar bahçeyi dolaşıyorsun kaşık yine elinde olacak ama bahçeyi inceleyip gel demiş Bilge. Adam tekrar bahçeye çıkmış gördüğü güzellikler onu büyülemiş. Çünkü muhteşem bir bahçedeymiş. Geri geldiğinde bilge, adama bahçe nasıldı diye sormuş. Adam gördüğü güzellikler karşısında büyülendiğini anlatmış.
Bilge gülümsemiş, ama kaşıkta hiç yağ kalmamış demiş ve eklemiş:"Hayat senin bakışınla anlam kazanır. Ya sadece bir noktayı görürsün ve böylece hayatın akıp gider sen farkına varmazsın. Ya da görebileceğin tüm güzelliklerin tam ortasında hayatı yaşarsın. Akıp giden zamanın anlam kazanır."
Yaşamının Anlamı Senin Bakışlarında Gizli
Sizlere kıssadan bir hisse. Yaşam da sizin bakışlarınıda gizli. Sizin bakışlarınızla yaşam bir anlam kazanır. Siz yaşama nasıl bakarsanız yaşam da size öyle bakar. Eğer iyimser bakarsanız o da size iyimser bakar. Kötümser bakarsanız o da size kötümser bakar. Onun için de yaşamınızı anlamlaştırın. Dünyayı anlamlaştıran biz insanlarsak yaşamı da anlamlaştırmak yine biz insanlara düşmektedir. Tek bir noktaya bakıp oraya takıldığınız zaman yaşamın güzelliklerini fark etmek mümkün değildir. Böylece de o yaşam boşa harcanmış olacaktır.
İşte bunun için görebileceğimiz tüm güzellikleri görmek gerekiyor. Bu da işte sizlerin elinde. Siz görmek isterseniz bu güzellikleri görürsünüz. Bu güzellikler doğamızda mevcuttur. Bunlar: sevgidir, saygıdır, doğruluktur, iyiliktir, kardeşliktir, barıştır.., işte tüm bunların sonucu nedir biliyormusunuz? Mutluluktur...Daha başka yaşam nasıl anlamlaştıralabilinir ki.
ezkamo.blogspot (alıntı)
