
Böğüren Buzak
BÖĞÜREN ALTIN BUZAĞI
Araf 148. Mûsa'nın kavmi, onun ardından, ziynet takılarından yapılmış, böğürebilen bir buzağı heykelini ilah edinmişti. Görmediler mi ki, o onlarla ne konuşabiliyor ne de kendilerine yol gösterebiliyor? Onu benimsediler ve zalimler haline geldiler. Olayı kaynağından, yani Tevrat’tan aktaralım:
Mısır’dan Çıkış - 32:
1. Halk Musa`nın dağdan inmediğini, geciktiğini görünce, Harun`un çevresine toplandı. Ona, “Kalk, bize öncülük edecek bir ilah yap” dediler, “Bizi Mısır`dan çıkaran adama, Musa`ya ne oldu bilmiyoruz!”
2. Harun, “Karılarınızın, oğullarınızın, kızlarınızın kulağındaki altın küpeleri çıkarıp bana getirin” dedi.
3. Herkes kulağındaki küpeyi çıkarıp Harun`a getirdi.
4. Harun altınları topladı, oymacı aletiyle buzağı biçiminde dökme bir put yaptı. Halk, “Ey İsrailliler, sizi Mısır`dan çıkaran Tanrınız budur!” dedi.
5. Harun bunu görünce, buzağının önünde bir sunak yaptı ve, “Yarın RAB`bin onuruna bayram olacak” diye ilan etti.
6. Ertesi gün halk erkenden kalkıp yakmalık sunular sundu, esenlik sunuları getirdi. Yiyip içmeye oturdu, sonra kalkıp çılgınca eğlendi.
Ayetlerden anlaşıldığı gibi Musa, tanrısının çağırması üzerine Yeşu’yla birlikte Sina dağına çıkar. Üç ay kavminden uzak kalır. Kavminin eski putperest adetleri nükseder ve Harun’dan kendilerine put yapmasını isterler. Harun, altın takıları toplar ve bir buzağı heykeli yapar. Kur’an’a göre buzağı aynı zamanda dana gibi böğürmektedir. Yahudiler, buzağı heykeline tapınmaya başlar.
Buzağı şeklinde yaptıkları put, Mısırlıların Apis tanrısını temsil ediyordu. Apis, güneşi iki boynuzun ortasında taşıyan kuvvetli bir bereket ve gençlik tanrısı idi. Kur’an’da buzağının süs eşyalarından, Tevrat’ta ise altından yapıldığını yazar. Buzağının böğürdüğü ise Tevrat’ta yazmaz.
Bu arada Musa’nın tanrısıyla görüşmesinin üç ay sürmesi ilginçtir. Topu topu Tanrı Musa’ya isteklerini iletmiş ve On Emir’i iki levhaya yazıp vermiştir. Bir günde tamamlanabilecek bir görüşmenin üç ay sürmesinin izahı yoktur. Kavmine put yaptırtmak için böyle bir süreye ihtiyaç duyuldu herhalde. Musa’nın kavmi, tanrının dağa gelişini de görmüş ve korkmuştu. Buna rağmen put edinmesi de çok gariptir.
Meryem 18-Sina Dağı`nın her yanından duman tütüyordu. Çünkü RAB dağın üstüne ateş içinde inmişti. Dağdan ocak dumanı gibi duman çıkıyor, bütün dağ şiddetle sarsılıyordu.
Tâ-Hâ 18-Halk gök gürlemelerini, boru sesini duyup şimşekleri ve dağın başındaki dumanı görünce korkudan titremeye başladı.
İlginçlik ve gariplikler devam ediyor. Kur’an’a dönelim ve Ta’ha suresinden devam edelim:
Tâ-Hâ 85-Allah, "Şüphesiz, biz senden sonra halkını sınadık; Sâmirî onları saptırdı" dedi.
Musa dağdayken Allah, Samiri’nin kavmini aldattığını haber veriyor. Samiri, Kur’an’a göre Yahudilerin Mısır’dan çıkıp çölde karşılaştıkları Samiriyelilerin lideri.
Araf 138-Ve İsrailoğullarının denizden geçmelerini sağladık. Derken bir kavme vardılar ki, onlar, kendilerine mahsus bir takım putlara tapıyorlardı. Dediler ki; Ey Musa! Onların tanrıları gibi, sen de bize bir tanrı yap! Musa da onlara dedi ki: Siz gerçekten cahillik eden bir kavimsiniz.
Tevrat’ta Musa döneminde Samiriyelilerden bahis yok. Samiriyeliler çok daha sonra krallar döneminde ortaya çıkıyor. İslamcıların bir kesimi ise Samiri hakkında kaynağı bilinmeyen bilgiler aktarıyor: Samiri'nin, İsrailoğullarının Samiriler kolundan bir kuyumcu olduğunu ileri sürenler Kur'an-ı Kerim'de geçen Samiri'nin "Ben onların görmediklerini gördüm; elçinin ayak bastığı yerden bir avuç aldım, onu (eritilmiş mücevherlerin içine) attım" (Taha, 20/96) âyetini şöyle yorumlarlar:
"Samiri, Hz. Musa ile aynı yıl doğmuştur; onun annesi Firavun'un katliamından kurtarmak için Samiri'yi bir mağaraya bırakır ve Allah'a emanet eder. Altın buzağı yapmakla görevli olan Samiri ise o güne kadar yaşaması gerektiğinden dolayı, Allah onun bakımı için Cebrail'i görevlendirir. Mağarada kaldığı süre içinde insan suretinde gelen Cebrail'i tanıyan Samiri, Cebrail, Hz. Musa'ya vahiy getirdiği zaman da onu görmüş ve tanımıştı.
Çünkü Cebrail at sırtında bir adam kılığında gelmekteydi. Samiri onun atının bastığı yerdeki otların yeşillendiğini ve onun bastığı toprakta hayat cevherinin oluştuğunu görür ve diğerlerine farkettirmeden o topraktan bir avuç alır ve ileride kullanmak üzere saklar."
Bu görüşü kabul edenler Samiri'nin yaptığı altın buzağının, içine atılan bu toprak sayesinde canlandığını, et ve kemiğe dönüştüğünü ve hatta yürüyüp böğürdüğünü ileri sürerler. Bir kısmı ise heykelin böğürmesini teknik bilgilerle açıklar ve heykeldeki bazı deliklerden geçen rüzgarın böğürme şeklinde ses çıkardığını söylerler. Bu yorumcular tarafından bilinmezlikten kurtarılan (!) diğer bir olay da altın buzağının nasıl yakılabildiğidir.
Normal şartlarda altın madeninin yanıcı olmadığından yola çıkan bu yorumcular onun yakılabilmesi için kimyâ otu bulurlar. "Cebrail (a.s), kurutulduktan sonra kalaya katıldığında gümüş, gümüş veya bakıra katıldığında altın üretilmesini sağlayan kimya otunu Hz. Musa'ya öğretir. Bu ot, altına atıldığında onu yakıp küle çevirmektedir. Hz. Musa Cebrail'in öğrettiği şekilde otu kurutur, döver ve buzağının üzerine saçar, buzağı anında kül olur..." (Zübeyr Yetik, Samiri, 66, 67).
Kalayı gümüş yapan, gümüşü-bakırı altın yapan kimya otu, altını da yakıp toz etmez mi? Ediyormuş demek ki. Altın buzağının büyüklüğünü, ağırlığını bilemiyoruz. Tevrat'ta bu konuda bir bilgi yok. Ama Mısır'dan çıkan Yahudilerin ellerinde bol miktarda mücevher ve altın var. Çünkü Çıkış'tan önce Mısır'lıları aldatıp soymuşlar.
Hicr 35. İsrailliler Musa`nın dediğini yapmış, Mısırlılar`dan altın, gümüş eşya ve giysi istemişlerdi.
36. RAB İsrailliler`in Mısırlılar`ın gözünde lütuf bulmasını sağladı. Mısırlılar onlara istediklerini verdiler. Böylece İsrailliler onları soydular.
37. İsrailliler kadın ve çocukların dışında altı yüz bin kadar erkekle yaya olarak Ramses`ten Sukkot`a doğru yola çıktılar.
38/ 26. Sayımı yapılan yirmi ve daha yukarı yaştaki 603.550 kişiden adam başına bir beka, yani yarım kutsal yerin şekeli düşüyordu.
Yirmi yaş yukarısı erkek sayısı 600.000'den fazla. Bu durumda toplam nüfusun 2 milyona yakın olduğunu tahmin edebiliriz. 1 milyon insanın 5'er gr. altına sahip olduğunu varsayarsak; 5 milyon gr. = 5.000 kg. = 5 ton altın yapar. 5 gr. değil, 1 gr. altın üzerinden hesaplasak 1 ton altın az değil doğrusu. Altından yaptıkları sadece buzağı değil. Altın, gümüş ve tunçdan kutsal eşyalar yapmışlar. Örneğin Ahid Sandığı, Ekmek masası, kandillik, buhur sunağı, yakmalık sunak, yıkanma kazanı ve konut avlusu malzemeleri.
Tüm bu malzemeler için yaklaşık olarak 30 talant altın harcanmış. Bu da yaklaşık olarak 900 kg. altın yapıyor. 1 talant = yaklaşık 30 kg. Harcanan gümüş miktarı 3,2 ton, tunç miktarı ise 2,1 ton. Anlaşılan İsrailoğullarının elinde değerli gördükleri ne varsa almışlar, hem de Musa'nın tanrısının emriyle. Bakın neler istemiş Musa'nın tanrısı:
Furkan 1. RAB Musa`ya şöyle dedi:
2. İsrailliler`e söyle, bana armağan getirsinler. Gönülden veren herkesin armağanını alın.
3. Onlardan alacağınız armağanlar şunlardır: Altın, gümüş, tunç.
4. Lacivert, mor, kırmızı iplik; ince keten, keçi kılı,
5. Deri, kırmızı boyalı koç derisi, akasya ağacı,
6. Kandil için zeytinyağı, mesh yağıyla güzel kokulu buhur için baharat,
7. Başkâhinin efoduyla göğüslüğü için oniks ve öbür kakma taşlar.
8. Aralarında yaşamam için bana kutsal bir yer yapsınlar.
9. Konutu ve eşyalarını sana göstereceğim örneğe tıpatıp uygun yapın.....Liste böyle devam ediyor.
Eski Mısır'ın tanrılarından Apis Öküzü![]()
Arapça Bakara sözcüğü, Apis Öküzü'nü tanımlar. Kur'andaki sure olan Bakara, ad'ını Altın Buzağı'dan alır. Bakara suresine adını veren Bakar, sözlükte inek, öküz, sığır anlamlarına gelir. Kelime cins isimdir. Bakara hem inek, hem de öküz için kullanılır. Kelimenin sonundaki ''tâ'', te'nîs-dişillik için değil, birlik içindir. (Ekrabu’l-Mevârid, Kâmûs ve Sıhâh).
Fakat Mecmeu'l-Beyân, Râğıb ve Merâğî tefsiri ''tâ''yı te’nîs-dişillik olarak kabul etmişler ve şöyle demişler: Bakara-İnek, Sevr ise Öküzdür. Râğıb, ''sevr'' mânâsını, “deniliyor” diyerek aktarmıştır. Mecmeu'l-Beyân’da ise “bakara” cinsinde müennes (dişil) değil, müzekker (eril) ismin sözkonusu olduğu ilave edilmektedir. Tıpkı cemel (erkek deve) ve nâka (dişi deve), racül (erkek) ve mer’e (kadın), ceddi (erkek keçi) ve inâk (dişi keçi) kelimelerinde olduğu gibi.
Eski Mısır tanrıçalarından Hathor Boğası
Mısır'ın boğa ve inek tanrıları Hathor ile Apis, güneş kültünün sembolleriydiler. Sina Dağı'ndaki altın buzağı ve kutlanan bayram da güneşe tapınmayla ilgiidir. Hathor, Mısır mitolojisindeki en önemli tanrıçadır. Güneş tanrısı Ra'nın kızıdır. Aşk ve müzik tanrıçası olarak da bilinir. Bazı figurlerinde memelerinden süt akan ilahi bir inek olarak çizilir.
Apis, beyaz lekeleri olan siyah tüylü, başında üçgen şeklinde beyaz bir alamet olan bir öküz olup Memfis’te takdis edilip beslenerek korunmuştur. Bu hayvan Memfis'in ilahı Ptah’in bir canli numunesi sayılır ve onun bu hayvanda yaşadığına inanılırdı. Alnındaki siyah üçgenden başka sırtında akbabaya benzeyen bir şekil, sağ yanında bir hilal, dili üzerinde ise hamam böceğine benzeyen bir işaret bulunması şarttı. Aynı zamanda da kuyruk tüylerinin çift olmasi gerekiyordu. Bu şartlara uyan Apis Öküzü Ptah mabedinin karşısına yapılmış bir mabette, itina ile rahipler tarafindan bakılır ve beslenirdi.
Gündüzleri belirli zamanlarda avluya çıkarılan mukaddes öküzün her hareketinden rahipler bir anlam çıkarırdı. Bu hayvan ölünce Mısırlılar tarafindan büyük bir matem olurdu. Ama yenisinin meydana çıkışı büyük sevinçle karşılanırdı. Ölen öküzler mumyalanarak büyük cenaze törenleri yapılır ve Saqqara’da bulunan yeraltı galerilerindeki lahitlere konulurdu. İsis-Apis olan bu hayvan için, Serapeum denilen mabette ayinler yapılırdı. Ölen öküzün yerine yenisi geçirilerek totem hayvan yaşatılmış olurdu.
Tevrat ve Kur'an'dan birer çelişki : Yasa'nın Tekrarı - 9. Bölüm
21. Yaptığınız günahlı nesneyi, o buzağıya benzer dökme putu alıp yaktım. Parçalayıp ince toz haline getirinceye dek ezdim. Sonra tozu dağdan akan dereye attım.
Oysa, Mısır'dan çıkış - 32. Bölüm'de şöyle yazıyordu:
20. Yaptıkları buzağıyı alıp yaktı, toz haline gelinceye dek ezdi, sonra suya serperek İsrailliler`e içirdi.
Musa, altın buzağı putunu yakmış yoketmiş olsa da, Yahudilerin bir kısmı Musa'dan sonra zaman zaman altın buzağı yapmaya ve tapmaya devam ettiler. Zaten, Tevrat'ta İsrail'in tanrısının Yahudilere öfkesinin ve vaadedilmiş topraklara Yahudileri ulaştırmamasının sebeblerinden biri altın buzağı putlarına tapınmaları olarak gösterilir.
1. Krallar - 12-28. Kral, danışmanlarına danıştıktan sonra, iki altın buzağı yaptırıp halkına, “Tapınmak için artık Yeruşalim`e gitmenize gerek yok” dedi, “Ey İsrail halkı, işte sizi Mısır`dan çıkaran ilahlarınız!”
Şimdi de gelelim Muhammed'in muhtemelen kendisine Tevrat okunduğunda aklında kalan altın buzağı ve Samiriye konusuna:
Hoşea-8
5. Ey Samiriye, atın buzağı putunuzu, Öfkem alevleniyor size karşı! Hiç mi temiz olamayacaksınız?
6. Çünkü bu İsrail'in işidir. O buzağıyı bir usta yaptı, Tanrı değildir o. Samiriye'nin buzağı putu parçalanacak.
Samiriye, Krallar döneminde kurulmuş bir kenttir. Adı da kent kurulduğunda konulmuştur. Yani, o tarihten önce Samiri ya da Samiriye adından bahsetmek mümkün değildir. Çünkü, İsrail krallarından Omri, Şemer adında birinden sahip olduğu toprakları satın alır. Bu topraklara da Şemer adından dolayı Samiriye adını verir.
1. Krallar/ Bölüm 16
24. Omri, Şemer adlı birinden Samiriye Tepesi`ni iki talant gümüşe satın alıp üstüne bir kent yaptırdı. Tepenin eski sahibi Şemer`in adından dolayı kente Samiriye adını verdi.
Muhammed'in öğretmenleri ona Tevrat'tan okurken Hoşea bölümündeki buzağıyı da okumuşlar herhalde. Musa'nın kavminin buzağısıyla, Samiriyelilerin buzağısını karıştırmış olmalı. Ya da "Bir peygamber put yapıp, kavmini o puta taptırmaz" diyerek bilinçli olarak Harun'un yerine Samiri'yi koymuş olabilir. Peki ama Muhammed, "Samiri" yi ve altın buzağının böğürmesini nereden çıkardı?
Altın buzağı hikayesinde Tevrat'la Kur'an arasında iki büyük tutarsızlık var. Birincisi, altın buzağıyı yapanın Tevrat'ta Harun, Kur'an'da ise Samiri olduğu. İkincisi, altın buzağının böğürmesi Tevrat'ta yok ama Kur'an'da var.
Şimdi Samiri ile böğürme arasındaki ilişkiye değinelim: Önce Muhammed dönemine gidelim. Bu dönemde Yahudilerin Tevrat dışında bir de Talmud'ları var. talmud'un içinde de hikayelerin, efsanelerin anlatıldığı Agada kitabı. Yahudiler, dini efsane ve masallarını Tevrat ve Talmud'dan okuduklarıyla harmanlayıp anlatıyorlar. Herkesin elinde kitap olmadığından daha ziyade sözlü aktarımlar yapılıyor. Dolayısıyla anlatılanların bir kısmı Tevrat'ta yazılanlardan farklı olabiliyor.
Tevrat'ta altın buzağı konusu iki yerde geçiyor. Biri Musa zamanında, diğeri ise son Yahudi kralı Yerovam zamanında ve Samiriye'de. Samiriyeliler halkının ortaya çıkması, İ.Ö. 722 senesinden sonra oldu. Yani, yaklaşık olarak Musa'dan 700 yıl sonra. O dönem Asur kralı Sargon İsrail'in kuzey tarafını ele geçirip, Yahudilerin çoğunu başka bölgelere dağıttı ve başka yerlerdekini oraya yerleştirdi. Bu yolla zamanla melez bir halk meydana geldi.
Onlar da zamanla asıl Yahudilerin çok koyu düşmanları olmaya başladılar. Asıl Yahudiler, melez ve putperest olan Samiriyelileri 'iğrenç ve dokunulmaz' saydılar. Muhammed, karısı Hatice'nın kervanelerinde çalışırken Filistin'i ve Suriye'yi de gezdi. Yaptığı o yolculuklarda birçok Yahudi ile karşılaştı ve onların Samiriyelilere karşı ne kadar büyük nefretleri olduğunu fark etti.
Samiriyelilerin eskiden bir altın buzağına taptıklarını işitti. Musa dönemindeki altın buzağı hikayesini de dinlemişti. Ve Samiriyelileri de Musa'nın zamanında sandı. Tevrat'ı hiç kendi gözleriyle okumadığı için, Yarovam'ın yaptığı altın buzağılarından habersiz idi ve böylelikle o iki olayı karıştırdı. Musa'nın kızkardeşi Meryem'le, İsa'nın annesi Meryem'i birbirine karıştıran ve aynı Meryem zanneden Muhammed, Samiriyelileri de Musa zamanında diye karıştırmaz mı? Meryem'leri karıştıran, diğerlerini haydi haydi karıştırır.
Gelelim Muhammed'in böğürme ilavesine: Altın buzağının böğüren hali, Tevrat dışındaki Yahudi kitaplarında geçiyor. Ve şöyle diyor: "O dana çıkıp böğürmeye başladı, İsrailliler de onu gördü. Rabbi Yehuda bu konuda dedi ki: Sammael o buzağının içinde saklanıp İsrail'i saptırmak için böğürdü."
Kitapta geçen "Sammael" adı 'ölüm meleği' demektir. Büyük olasılıkla Muhammed, Yahudilerin dilini bilmediği için, 'Sammael' adını Arapçaya en yakın olan 'Samiri' sözü ile değiştirdi, çünkü Samiriyelilerin Yahudilerin düşmanları olduklarını biliyordu.
CAMEL OF GOD - ALLAH'IN DEVESİ
Nakatullah yani "Allah'ın devesi" hikayesi Kur'an'da Araf, Hud, Şuara ve Kamer surelerinde geçer. Semud kavminin peygamberi Salih'e gönderilen bir mucizedir. Deveyi kesmeleri Semud kavminin helak edilmesine sebep olur.
Araf 73. Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i Peygamber olarak gönderdik.Rabbinizden açık bir delil geldi. İşte size bir mucize olarak Allah'ın şu devesi... Bırakın onu da Allah'ın mülkünde yesin, içsin. Sakın ona bir kötülük etmeyin. Yoksa sizi elem dolu bir azap yakalar."
74. "Hatırlayın ki Allah Âd kavminden sonra, sizi onların yerine getirdi ve sizi yeryüzünde yerleştirdi. Yerin ovalarında köşkler kuruyor, dağları oyup evler yapıyorsunuz. Artık Allah'ın nimetlerini anın da yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın."
75. Kavminin büyüklük taslayan ileri gelenleri, küçük görülüp ezilen inanmışlara, "Siz, Salih'in, Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu (sahiden) biliyor musunuz?" dediler. Onlar da, "Biz şüphesiz onunla gönderilene inananlarız" dediler.
76. Büyüklük taslayanlar, "Şüphesiz biz sizin inandığınız şeyi inkar edenleriz." dediler.
77. Nihayet deveyi kestiler, Rablerinin emrine karşı geldiler ve "Ey Salih! Sen eğer (dediğin gibi) peygamberlerden isen, haydi bizi tehdit ettiğin azabı getir" dediler.
78. Derken, onları o şiddetli sarsıntı yakaladı da yurtlarında yüzüstü hareketsiz çöke kaldılar.
Hud 61. Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i peygamber gönderdik. Dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin ondan başka hiçbir ilahınız yok. O sizi yeryüzünden (topraktan) yarattı ve sizi oranın imarında görevli (ve buna donanımlı) kıldı.Öyle ise ondan bağışlanma dileyin; sonra da ona tövbe edin. Şüphesiz Rabbim yakındır ve dualara cevap verendir.
62. Onlar şöyle dediler: "Ey Salih! Bundan önce sen, aramızda ümit beslenen bir kimseydin. Şimdi babalarımızın taptıklarına tapmamızı bize yasaklıyor musun? Şüphesiz, biz senin bizi çağırdığın şeyden derin bir şüphe içindeyiz."
63. Salih dedi ki: "Ey kavmim! Söyleyin bakayım, eğer ben Rabbim tarafından apaçık bir delil üzerinde isem ve bana tarafından bir rahmet vermişse ona karşı geldiğim takdirde beni Allah'dan kim koruyabilir? Demek ki zarara uğratmaktan başka bana katkınız olmaz."
64. "Ey kavmim! İşte size mucize olarak Allah'ın dişi bir devesi. Bırakın onu, Allah'ın arzında yayılıp otlasın. Ona kötülük dokundurmayın, yoksa sizi yakın bir azap yakalar."
65. Derken onu kestiler. Salih dedi ki: "Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. İşte bu, yalanlanamayacak bir tehdittir."
66. Emrimiz geldiğinde Salih'i ve beraberindeki iman etmiş olanları tarafımızdan bir rahmetle helaktan ve o günün rezilliğinden kurtardık. Şüphesiz Rabbin mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
67. Zulmedenleri o korkunç uğultulu ses yakaladı da yurtlarında diz üstü çökekaldılar.
68. Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Bilin ki Semûd kavmi Rablerini inkâr etti. Bilin ki Semûd kavmi Allah'ın rahmetinden uzaklaştı.
Şuara 141-158
Semûd de peygamberleri yalancılıkla itham etti. Hani kardeşleri Salih onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?" "Haberiniz olsun ki ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim." "Gelin artık, Allah'tan korkun ve bana itaat edin." "Buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir."
"Siz burada güven içinde bırakılacak mısınız?" "Bahçelerin, pınarların içinde," "Ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalar arasında,"
Ki bir de dağlardan ustaca evler oyuyorsunuz." "Gelin! Allah'tan korkun da bana itaat edin." "Yeryüzünde bozgunculuk yapıp dirlik düzenlik vermeyen bozguncuların emrine uymayın." "Sen dediler, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!" "Sen de ancak bizim gibi bir beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir mucize getir."
Salih "İşte bu dişi devedir; su içme hakkı onundur, belli bir günün içme hakkı da sizin" dedi. "Sakın ona bir kötülükle ilişmeyin, yoksa sizi büyük bir günün azabı yakalayıverir." Derken onu kestiler; fakat pişman da oldular. Çünkü kendilerini azap yakalayıverdi. Şüphesiz bunda bir âyet vardır, ama çokları iman etmiş değillerdir.
Kamer 23-32
Semûd da o uyarıcıları yalanladı. "Bizden bir insana mı uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık içine düşmüş oluruz." dediler. "Zikir, aramızdan ona mı bırakıldı? Hayır o, yalancı, küstahın biridir". Yarın onlar, yalancı, küstahın kim olduğunu bilecekler. Biz onlara, kendilerini imtihan etmek için dişi deveyi göndereceğiz. Onun için sen onları gözet ve sabırlı ol. Onlara suyun aralarında paylaştırılacağını haber ver; her içene düşen miktar, hazır kılınmıştır. Bunun üzerine arkadaşlarını çağırdılar. O da çekip (deveyi) kesti. Ama azabım ve uyarılarım nasıl oldu. Biz onların üzerine korkunç bir ses gönderdik; kuru ot kırıntıları gibi dökülüverdiler.
Semud kavminin helakı Neml suresinde de geçer ançıp (ama) burada deveden bahsedilmez.
Neml 45-53 Andolsun ki, Allah'a ibadet edin diye Semud'a da kardeşleri Salih'i gönderdik. Hemen birbirleriyle çekişen iki zümre oluverdiler. Salih dedi ki: "Ey benim kavmim! İyilik dururken niçin kötülüğe koşuyorsunuz? Ne olur Allah'a istiğfar etseniz, belki rahmetine ulaşırdınız." Cevap verdiler: "Senin ve beraberindekilerin yüzünden uğursuzluğa uğradık."Salih: "Size çöken uğursuzluk Allah katındandır. Belki siz imtihana çekilen bir kavimsiniz" dedi.
O şehirde dokuz çete vardı ki, bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar, iyilik tarafına hiç yanaşmıyorlardı. Allah'a and içerek birbirlerine şöyle dediler: "Gece ona ve ailesine baskın yapalım; sonra da velisine, 'Biz o ailenin yok edilişi sırasında orada değildik, inanın ki doğru söylüyoruz' diyelim." Onlar böyle bir tuzak kurdular, biz de kendileri farkında olmadan onların planlarını altüst ettik. şte bak! Tuzaklarının akibeti nice oldu: Onları da, kavimlerini de toptan helak ettik. İşte haksızlıkları yüzünden çökmüş evleri! Bilen bir kavim için elbette bunda bir ibret vardır. İman edip Allah'a karşı gelmekten sakınanları da kurtardık.
Bu 4 surede anlatılan hikayenin kısaca özeti şu: Semud kavmine peygamber olarak gönderilen Salih'e mucize olarak Allah bir dişi deve gönderiyor. Suyu onunla paylaşmalarını istiyor. Ama deveyi kesiyorlar. Bunun üzerine Salih ve ona inananlar şehirden uzaklaşıyor. Korkunç bir sesle semud kavmi helak ediliyor.
Ama Neml suresinde helak sebebi farklı. Salih yüzünden toplum ikiye bölünüyor. Diğer taraf Salih ve yandaşlarını uğursuzlukla suçluyor. İçlerinden 9 bozguncudan oluşan çete Allah'a and içerek Salih ve ailesine suikast planlıyor. Ama Allah onlardan önce davranıp Semud kavmini helak ediyor. Salih ve yandaşları kurtuluyor, diğerleri katlediliyor.
4 surede hemen hemen aynı bilgiler var. Neml suresinde ise bambaşka bilgiler. Kur'an dışında anlatılanlar ise daha detaylı. Diyanet Vakfı ve Elmalılı tefsirlerinde bu dişi devenin taştan, kayalıktan çıktığı söylenir. Kur'an'da taştan çıktığına dair bir anlatım yoktur ama hikaye böyle anlatılır. Ayrıca tefsirlerde bu devenin bir de yavrusu olduğundan bahsedilir.
Yine Diyanet vakfı anlatımına göre Semud kavmi oldukça çalışkan ve yaratıcı bir halktır. Dağlardaki kayaları ve mermerleri kesip biçmişler, yontma taşlardan saraylar, binalar, havuzlar ve güzel evler yaparak ülkeyi mamur etmişlerdir. Söylendiğine göre tarihte kaya ve mermerleri ilk kez yontma sanatını Semûd kavmi bulmuş ve bu kavim bin yediyüz kadar şehir yapmıştır. (Türkiye Diyanet Vakfi, Kur'ân çevirisi, âyet 74 açiklamasi)
Demek ki Semud halkının çalışkanlığı, kalkınmışlığı önemli değil, önemli olan inanmaları. Bu büyük kavmin içinden çıkan birkaç bozguncu için koca kavim yokediliyor. Kansız bir temizlik. Korkunç bir sesle gelen soykırım. Hadiste ise deveyi kesen bozguncuların elebaşısının ismi dahi verilir:
Bu mucize karsisinda halktan bir kısmı Salih'e iman eder; fakat diğerleri "kâfirliği" tercih ederler. Hem de bu "kâfir"lerden Kudar Ibn-i Sâlif adinda biri, diğer "kafirlerin" isteği üzerine, kılıcına sarılıp zavallı deveye saldırır, ve ayaklarını bıçakladığı gibi devirip öldürür. Sahih-i Buhari... cilt XI, sh. 217-219, Hadis no. 1759)
4 surede birden aynı tekrarları yapmak yerine bu hikayenin detayları verilseydi de bu detaylar Elmalılı'ya, diyanet'e, Buhari'ye bırakılmasaydı daha doğru olmaz mıydı? Aynı hikayeyi 4 ayrı surede anlatmaya ne gerek var. Üstelik 5. surede tamamen farklı bir anlatım var, Allah'ın devesi hiç geçmiyor. Neml suresini okuyan Semud kavminin 9'lu çete yüzünden helak edildiğini sanır. Sebebini de Salih'e suikast düzenlemek olarak anlar.
Erken İslam dönemi hakkında eldeki ender kaynaklardan biri Şam'lı Johannes'e ait. 650-749 tarihleri arasında yaşamış bir Hristiyan papazı olan John'un Kur'an'dan bazı konular hakkında yorumu mevcut. http://www.orthodoxinfo.com/general/stjohn_islam.aspx
Bu yazıda Kur'an'daki "Allahın Devesi" hikayesini de anlatmış. Kur'an'daki sure karşılığını vermemiş ve yukarıda verdiğim linkte "Allah'ın devesi" konusuna 112 referans no.su verilmiş. Altta 112 no.ya bakınca "not in Kur'an" yazıyor. Yani Kur'an'da bu kitabın olmadığını. Halbuki hikayeyi anlatırken Kur'an'daki bir kitap olarak sunuyor. Her sureyi bir kitap olarak ifade ettiği için "kitap" diyor. Bu ilginç. Anlattıklarının Kur'an'da yer almaması, John'dan sonraki dönemde de Kur'an'ın tahrif edildiğini gösteriyor olabilir mi? Yoksa John bunu bir tefsir kitabından mı okudu?
John'un yazdıklarının özeti şöyle; Allah yeryüzüne bir dişi deve yollamış. Bu deve nehirdeki bütün suları içmiş. Iki dağ arasından geçememiş çünkü geçmesi için yeterli boşluk yokmuş. Nehirin suyunu paylaşırlarmış, Bir gün deve, diğer gün insanlar içermiş. Bu deve su icerek bu insanların beslenmelerini sağlarmış, çünkü suyun karşılığında onlara süt verirmiş. Ama o insanlar kötü yürekliymiş. Birgün başkaldırıp bu deveyi kesmişler. Bu devenin bir de yavrusu varmış, Allah da bu yavruyu yanına almış.
Ama daha detaylı bir anlatım var. Devenin cennetteki durumu, şarap ve süt nehirleri bahsi var. İngilizcesi şöyle:
Then there is the book of The Camel of God. [112] About this camel he says that there was a camel from God and that she drank the whole river and could not pass through two mountains, because there was not room enough. There were people in that place, he says, and they used to drink the water on one day, while the camel would drink it on the next. Moreover, by drinking the water she furnished them with nourishment, because she supplied them with milk instead of water. Then, because these men were evil, they rose up, he says, and killed the camel. However, she had an offspring, a little camel, which, he says, when the mother had been done away with, called upon God and God took it to Himself. Then we say to them: ‘Where did that camel come from?’ And they say that it was from God. Then we say: ‘Was there another camel coupled with this one?’ And they say: ‘No.’ ‘Then how,’ we say, ‘was it begotten? For we see that your camel is without father and without mother and without genealogy, and that the one that begot it suffered evil. Neither is it evident who bred her. And also, this little camel was taken up. So why did not your prophet, with whom, according to what you say, God spoke, find out about the camel—where it grazed, and who got milk by milking it? Or did she possibly, like her mother, meet with evil people and get destroyed? Or did she enter into paradise before you, so that you might have the river of milk that you so foolishly talk about? For you say that you have three rivers flowing in paradise—one of water, one of wine, and one of milk. If your forerunner the camel is outside of paradise, it is obvious that she has dried up from hunger and thirst, or that others have the benefit of her milk—and so your prophet is boasting idly of having conversed with God, because God did not reveal to him the mystery of the camel. But if she is in paradise, she is drinking water still, and you for lack of water will dry up in the midst of the paradise of delight. And if, there being no water, because the camel will have drunk it all up, you thirst for wine from the river of wine that is flowing by, you will become intoxicated from drinking pure wine and collapse under the influence of the strong drink and fall asleep. Then, suffering from a heavy head after sleeping and being sick from the wine, you will miss the pleasures of paradise. How, then, did it not enter into the mind of your prophet that this might happen to you in the paradise of delight? He never had any idea of what the camel is leading to now, yet you did not even ask him, when he held forth to you with his dreams on the subject of the three rivers. We plainly assure you that this wonderful camel of yours has preceded you into the souls of asses, where you, too, like beasts are destined to go. And there is the exterior darkness and everlasting punishment, roaring fire, sleepless worms, and hellish demons.’
Bunları kafasından uydurmuş olamaz.Bunları Kur'an'dan okuduysa şimdiki Kur'an'da neden yok?
Hadisten, tefsirden okuduysa o bilgiler şimdi neden yok hadis ve tefsirlerde?
http://pante.blogcu.com/Din/ (alıntı)
